1493’ten 2018’e: Türkiye’de yayıncılığın bitmeyen krizi

Sürgün Sefarad Yahudisi David bin Nahmias karındaşıyla birlikte 1493 yılında İstanbul’da ilk matbaayı kurdu ve memleketimizdeki ilk kitabı (ilk matbu kitabımız aynı zamanda İbranicedir) bastı: Arba’ah Turim, Yahudi fıkhı üzerine klasik bir eser. Ya pek parlak bir başarı elde edemediği için ya da izin alamadığı için bu ekibin yeni bir kitap yayınlaması 12 yılı bulmuştur. Herhalde Türkiye yayıncıları bu tarihten beri söylenir durur.

Bir süre sonra Ermeniler, ardından yüz yıl kadar sonra Rumlar basımevi için izin alıp (çoğunlukla) dini eserler yayınladılar. Basımı uzun süre yapılmasa da, İncil 17. yüzyılda Türkçeye çevrildi; Tevrat’ın Türkçe çevirisi daha önce yapılmıştı, yayınlandı da. Hıristiyan cemaatler yayıncılık yoluyla birbirinden cemaat tırtıklamaya da çalıştılar. Müsülmanların devlet izni ve desteğiyle (dini kitaplar hariç, çünkü bu kitaplar istinsah ediliyordu ve başka bir ekonomik çatışma söz konusuydu) yayın faaliyetine başlaması 1729’u buldu. İbrahim Efendi the Müteferrika, ki aslen Macardır, savaşta esir düşerek İstanbul’a getirilmiş ve sonra İslam olmuş bir mühtedidir, Vankulu Lügatini (çeviri eser) basarak yayıncılığa (ya da matbaacılığa) adım attı.

İnci Önal’ın aktardığı rakamlara göre, 1729’dan 1928’e kadar basılan Türkçe kitap sayısı 30 binin biraz üzerindedir, 1729’dan 1839’a kadar, yüz artı on koca yıl boyunca basılan kitap 417. Avrupa’nın bütününü geçtim herhangi bir küçük Avrupa ülkesiyle karşılaştırıldığında çok komik rakamlardır bunlar. Elyazması eser üretme ve kopyalama elbette önemli bir ekonomik faaliyetti (müstensihler, mücellitler, hattatlar vs. ekmek yiyordu), ama matbu kitabın yavaş gelişiminin temelinde yalnızca bu esnaf gruplarının direnişi ya da katı yasaklar olduğunu düşünmüyorum. Avrupa’da üretilen Türkçe, Farsça, Arapça matbu kitaplar memlekete ithal ediliyordu. Keza 1729 sonrasında matbaalar Türkçe kitap üretimine başladıklarında dini eserler uzun süre istinsah yöntemiyle üretildi. Okur az, kitap pahalıydı. (İsmi lazım değil İslamcı bir yazara göre, matbaaya teveccüh etmeyişimizin nedeni matbu kitaplarda sanat ve zarafetin eksik oluşuydu ahahahhahaha –ve uzayan kahkahalar.)

Sorun 1493’ten beri memleketimizde her dilde üretilen matbu kitapların niteliğidir. Yayıncılar da yeni batmaya başlamadı, 500 yıldır batıp batıp çıkıyor. Sorun Bizans’tan beri devam eden çürümenin Osmanlı tarafından devralınıp bize kadar ulaştırılması sorunudur. Asırlardır bilgiyle kurulamayan sağlıklı ilişkidir sorun. Sorun, Busbecq’in 1560 tarihli mektubunda (aktaran Yasin Meral) gizlidir: “Dünyada hiçbir millet yabancıların faydalı keşiflerini benimseme konusunda Türklerden daha istekli davranmamıştır. Mesela Türkler büyük ve küçük topları ve diğer bazı icatlarımızı hemen benimsemişlerdir. Ne var ki, matbaayı getirmeye ya da meydan saatleri yapmaya yanaşmıyorlar.” Bizans bürokrasisi hayatta kalsa haleflerinden farklı mı tavır alırdı, emin değilim. Kibir ve körlük konusunda birbirleriyle yarışırlardı. Sorun, memleketimizde, çok uzun süredir dünyayı güç ilişkilerinin dışında, merak ve hevesle, öğrenme şehvetiyle, yalnızca bilmenin lezzetinden faydalanmak için bilme obsesyonuyla (ister böcek türlerini, ister hurma ağaçlarını) anlamak yönünde entelektüel bir iradenin gelişmemiş, kurumsallaşmamış olmasındadır. Çöle hoşgeldiniz. Çok kitap bassaydık bir Rönesans da biz yaşar mıydık? Sanmıyorum. Şimdi epey kitap da basıyoruz üstelik. Matbaa geç gelmiş filan bunlar hikâye: Türkçe kitap bassak ne basacaktık ki? Rumca, Ermenice, İbranice bastık da ne oldu? Descartes’ımız yoktu, çünkü Descartes’i çıkartacak kurum ve geleneklerden yoksunduk. Öte yandan je pense donc je suis diyen Rendekârımızı koruyacak yarı-bağımsız feodal yapılarımız, Erasmus’un kellesini kurtaracak majestelerimiz de yoktu. ABD matbaaları da tıpkı ABD gibi görece yeni bir olgudur; Birleşik Devletler’de üretilen eserlerin çeşitliliğine ve niteliğine değinmeye gerek yok sanırım. Hayır, eşitsiz gelişimin, sivil (burjuva) toplumun yokluğunun, kapitalizmin geç gelişiminin ötesinde bir krizden bahsediyorum. Osmanlı İmparatorluğu gerçekten de muazzam bir askeri ve siyasi güçtü, 18. yüzyılın ortasına kadar da bu konumunu korudu. Her şeye rağmen kapitalizm, sermaye temerküzü hangi kurumsal temel üzerinde yükselecekti ki? Saray kapısında mı? Vezir parmağında mı? Sorun matbu kitabın geç gelmesi değildir, hayır.

Bir düşünelim: Matbaa ortaya çıktığı anda, bin yıl boyunca insanlık medeniyetinin sırtındaki en büyük, en habis, en ahlaksız urlardan biri olagelmiş Katolik kilisesinin de aristokrasinin de işi bitmişti. Hem de en güçlü göründükleri çağda işleri bitmişti. O andan itibaren okur-yazar sayısı tali bir meseleydi artık. Memleketimizde de okur-yazar sınıfımız çok güçlü olmadı, güçlü olmadığı gibi bağımsızlık da kazanamadı, bağımsızlık kazanamadığı gibi bir düşünsel çekişme ortamı da yaratamadı. Harf devrimimiz okur-yazar sayısını hayli artırdı. (Bu arada, Osmanlıca denilen eski Türkçeyi rahatlıkla okuyup anlayan biri olarak, Arap-Fars elifbasının terk edilerek Latin harflerinin kabulünün memleketteki en yerinde reformlardan biri olduğunu belirtmeliyim. Aydınlanmacı, devrimci ve Jakoben bir zihniyetin ürünüdür, selamlıyoruz!) Ancak nicelik niteliği doğuramadı. Evet… Yapısal sorunlar. (‘Yapısal sorunlar, yapısal sorunlar, nedir bu yapısal sorunlar?)

Proust Kapışmak

Türkiye, şu anda dünyada en fazla kitap üretilen ülkelerden biri. IPA’nın verilerine göre 1.8 milyar dolar toplam değerle 11. sıradayız. Türkiye’de kitap üretilmiyor, satılmıyor diyeni Allah çarpar yani. Gayet satılıyor. Ders kitaplarını geçelim, güzel Türkçemizde hangi tür kültür kitapları satıyor? Aşk aforizmaları, ezoterik-dinsel-kişisel gelişim kitapları (başka nasıl tanımlanır bilmiyorum), kahramanlık masalları, ünlülerin bilmemne sırları, genç kızların yazdığı korkunç wattpad kitapları (gerçekten korkunç şeyler), kendimizi-sevelim-götümüzü avuçlayarak-gelişelim anlatıları vs. ve…… diğer kitaplar. Her ülkede genel okuyucu denilen bir kitle vardır; bu kitle genellikle Proust’tan ya da Spinoza’dan uzak durur. Gayet anlaşılır bir durum. Ancak bir de Proust ve Spinoza olmadan yaşamayı anlamsız sayan güçlü, yeterince kalabalık ve titiz bir kitle bulunur. Benim anladığım manada yayıncılığın amacı işte bu kitleye ulaşmak, bu kitleyi genişletmek, herkesin yüksek kültüre erişimini sağlamaktır, bir nevi aydınlanmadır; gerisi entertainment business oluyor.

Her yanından ayrı bir güzellik fışkıran memleketimizde bu okuyucu kitlesi güçsüzdür. Ülkemizde telif kitapların niteliği de düşüktür. Düşünce kitapları çoğunlukla çeviridir, çünkü çevirmekten başka çaremiz yok, çünkü düşünce iklimimiz beş koca yüz yıldır hâlâ canlı, kurumsallaşmış, ‘meşrulaşmış’ değildir. Edebi eserler de çoğunlukla çeviridir. Elbette –neyse ki– hâlâ çok iyi kuramsal eserler, iyi edebi yapıtlar ve çocuk kitapları üretiliyor Türkçede, az da olsa.

Çevirmenlerimiz açtır, çok komik paralarla hayatta kalmaya çalışırlar; çok satan kitaplar için sayfa başı ücret alırlar, az satan kitaplar için telif alırlar ama zaten telif aldıkları kitaplar da az satar. Kendilerini geliştirecek, araştırma yapacak zamanları da, paraları da yoktur. Çok kısa süre içerisinde Roma döneminde çeşmecilik ve Aristoculuk üzerine 1000 sayfalık bir kitabı çevirip yayınevine teslim etmek zorundadırlar. Yazarlarımız (gerçekten edebi bir ürün ya da kuramsal bir eser üreten yazarlarımız) yazarak geçinemez; bu duruma istisna belki 8-10 kişi vardır (ne sefil bir sayı!). Yazarlarımızın çoğu, istedikleri an istedikleri herhangi bir kitabı alıp okuyacak ekonomik güçten bile yoksundur. Editörlerimiz az maaşa çok saat çalışmak zorundadır, bir yığın kitabı matbaaya yetiştirmek zorundadır, çünkü aynı anda yayınevi de dağıtımcı baskısı altında devamlı kitap üretmeye zorlanmaktadır, çünkü ayağı kaydığı an batar! Matbaacı çeklerin vadesi uzadığı ya da karşılıksız çıktığı an batar, kâğıtçı kur farkıyla zarara uğrarım korkusuyla kâğıdı gümrükte tutmaktadır ve dağıtımcılar yayınevinden armut üretir gibi kitap üretmesini ve kitaplarını da % 55-60 gibi İNANILMAZ bir ıskontoyla kendisine teslim etmesini ister; o sırada Anadolu’da bağımsız kitapçılar çatır çatır batmaktadır ve dağıtım ve kitapçı tekellerinden birini ‘üzmeniz’ halinde sizin de batmanız kaçınılmazdır! And we call that shit publishing market?

Bunları yayın sektörünün içinden biri olarak yazıyorum, tam-zamanlı bir editör ve kafasına estiğinde çeviri yapan bir çevirmen olarak. Alkışı olduğu gibi, suçu da paylaşmamız gerekiyor (gerçi pek alkış gördüğümüz yok ama). Kâğıt fiyatlarının dalgalanmasından şikâyet edip duruyoruz, ekonomik krizin altında ezilmekten yakınıyoruz, yurtdışı teliflerini ödeyemeyecek hale geldiğimiz gerçeğini yabancılara itiraf ediyoruz, dost meclislerinde yayıncılığın geleceği hakkında karanlık kehanetler geveliyoruz… Ya sonra? Türkiye’de kitap üzerindeki vergi %1’e indirilebilir, devlet teşviki artabilir, döviz dalgalanması son bulabilir, yeni kitapçılar açılabilir, hatta (imkânsıza yakın da olsa) dağıtım sorunu çözülebilir; ama esas mesele gözden kaçırılacaktır: Bu bir kamu ve kamusallık sorunudur. Türkiye’de yayıncılığın sorunu bir aydınlanma sorunudur, kamuyla bilginin ilişkisini yeniden düzenleme sorunudur; anlama ve bilme iştahını kurumsallaşmış bir değer olarak yeniden inşa etme sorunudur. (Nihayetinde, geç kalmış bir toplumsal devrim sorunudur mu diyorsunuz? Ben demedim, siz dediniz.) Bu meseleyi bilahare açmak isterim. Ama şimdilik gevezeliğimi yeterince okudunuz, teşekkür ederim. (‘Hayır, biz teşekkür ederiz.’) Müteşekkirim. (‘Rica ederiiiz.’) Tanrım, bitiremiyorum yazıyı.

Author: Oscar Амалфитано

başarısız editör, biçare mütercim.