Dehri Baba Tekkesinde Üç Yıl Çile

Bahri Dehri Bey ile sergüzeştimiz

Muhittin Bahri Bey, namıdiğer Bahri Dehri ile 1319’un teşrin-i evvelinde, yani ilan-ı meşrutiyetten dört yıl, Yıldız Baykuşu’nun hal’inden handiyse beş yıl evvel, yağmurlu amma ılıcak bir güz günü şerefyab oldum. Herzekâr Matbaasının, Kınacıyan Hanındaki müdiri olduğum mürettiphanesine sırtında gayetle güzel kesim empermeablı, tertemiz melâbisi, başında Avusturya fesi, bir elinde küçümen bir meşin çanta, bir elinde kibar bastonu ilen pat diye girdi; upuzun endamı ile gayet semizdi; damızlık bir aygır mı desem, balaban mı desem, teşbihte hata olmaz. Asgar’ı arıyormuş, Ali Asgar Beyefendiyi. Buyrun efendim, benim, dedim. Muhittin Bahri Bey kendini zarifane tanıttı, başköşeye oturttum. Kozmidi’nin meyhanesinden işret arkadaşım Naverd’in komşusu imiş, Mekteb-i Sultani’den sonra Paris’te okumuş ama tahsilini tamama erdirememiş, yaz başı İstanbul’a henüz dönmüş iken sözlüsü hanımefendiyle izdivaç etmiş, şimdi de Darülfünunda Fransızca okutuyormuş. Muhittin Bahri Bey pek tatlı dilli, hoşsohbet, ferzane-meşreb bir zat idi, hemen kanım ısındı. İki Fransız edibinden tercümeler yapmış, neşretmek niyetindeymiş, “Himmet buyurun, bu bîhude evrakı neşredelim,” dedi. Estağfurullah efendim, dedim, biz ancak tercümelerinize yüz sürüp secde etmekle şeref buluruz. Birbirimizi saatlerce methedebilirdik, ruh eşimi bulmuştum.

Continue reading “Dehri Baba Tekkesinde Üç Yıl Çile”