İlk Temas, Papua Yeni Gine

Avrupalıların büyük oranda on sekizinci yüzyıl civarından yirminci yüzyılın başlarına dek başka toprakların yerli halklarıyla (tabii işgalci, sömürgeci) “ilk temas”, “ilk karşılaşma” hikâyeleri özellikle ilgimi çekiyor. Çok büyük oranda beyaz işgalcinin anlattıkları üzerinden de olsa aradaki teknoloji, dil, kültür farkının yarattığı uçurumu takip etmek ve o anların dehşetini akılda canlandırmak merakımı gıdıklıyor. Daha önce de buralara Muzaffer ile Yamyam ve Hain Tercüman Squanto diye iki not karalamıştım bu minvalde.

Papua Yeni Gine’yle ilgili bir kitap düştü önüme. Son haftalarda onu karıştırıyordum, çok derinlikli olmasa da tertemiz bir belgesel çalışmaymış, zevkle kurcaladığım için altını çizdiğim birkaç noktayı da buraya bırakmak istedim.

Continue reading “İlk Temas, Papua Yeni Gine”

Deli Şair John Clare

İngiltere tarihinde “Enclosure Movement” diye bir hikâye var, “Çevirme/Kuşatma/Kapatma Hareketi”, hatta “Harekâtı” diye çevrilse olur [ama şimdi Oskarcım dedi ki ona Türkçede “çitleme” diyorlar, ben de dedim ki bana ne ben öyle demeyeceğim] devlet ve seçkinler eliyle küçük çiftçinin arazisinin, kamuya ait meraların, otlakların, düzlüklerin, yazıların, orman/yarı-orman arazilerinin gitgide daha büyük parseller halinde birleştirilmesi, etraflarının çitle çevrilmesi manasına geliyor kabaca, 13. yüzyıl civarında ufak ufak başlayıp 19. yüzyılda zirve noktasına varıyor bu hadise de. Ne oluyor tabii, daha sanayileşmenin tekmesini yememiş halk kitlelerinin beline ilk yumruk daha topraktayken iniyor, iyi kötü geçimini sağlayıp kendi olarak var olabilen vatandaş aristokratlara maraba, yanaşma olarak devam edebiliyor ancak yoluna. Neyse, ben bu bahse yakın zamanda ormanlarla ilgili bir şey okurken denk geldim ama mevzu bu değil. Forests: The Shadow of Civilization kitabının yazarı Bay Pogue, bu dönemi anlatırken John Clare diye bir şairden bahsediyor, hakkında birkaç bilgi veriyor. Ben öyle gelip geçerken denk geldiğim bu ömre hayran kaldım, siz de Clare’in adını duymadan gitmeyin istedim (zaten biliyorduysanız çıkabilirsiniz). Bir gün bir şair tanıtması yazacağım hiç aklıma gelmemişti, o da kısmet oldu.

Continue reading “Deli Şair John Clare”

Olumlu Bir Arıza Hâli Olarak Muhaliflik: Haymatlos Nasıl Yapılır?

Her halta uyan, gözü kapalı yaşayanın karşıtı nötr bir ifade olmamalı, konformizm kadar fanatik bir arıza hali olmalı. Bir tutku olarak uyumsuzluk, itaatsizlik olmalı. İşte o sebeple benim bu anlama en yakın yerli sözcük önerim: Hasan Basri Aydın.

(İlk yayın: Ağustos 2013)

Konformizm sözcüğünün karşılığı için sözlükler diyor ki: Yürürlükteki kurum, ölçüt ya da koşullara, görece katı kalıplara, eleştirel bir değerlendirme yapmaksızın uyma. Korkunç bir şekilde buna “uymacılık” diye Türkçe karşılık önermişler. Uydurma öztürkçesi çok önemli değil de, bu sözcüğe bir zıtanlamlı arasanız ne dersiniz?  TDK herhalde “uymazcı” falan diyecektir, İngilizce zıtanlamlılar sözlüğüne bakınca da “nonconformist” diyor. İkisi de olmaz, yetmiyor. Her halta uyan, gözü kapalı yaşayanın karşıtı nötr bir ifade olmamalı, konformizm kadar fanatik bir arıza hali olmalı.  Bir tutku olarak uyumsuzluk, itaatsizlik olmalı. İşte o sebeple benim bu anlama en yakın yerli sözcük önerim: Hasan Basri Aydın.  

Continue reading “Olumlu Bir Arıza Hâli Olarak Muhaliflik: Haymatlos Nasıl Yapılır?”

Bir Serçe de Sen Öldür

[2003’ten]


Bu insanlar ne yapıyor?

Mao ilginç adam. Pek çok şeyin yanı sıra, tarihin en “ani” kalkınma girişimi olan “Büyük Atılım”ın da fikir babası ve uygulayıcısı. Büyük Atılım (veya İngilizce the Great Leap Forwards) çok kısaca şu: Stalin sonrası dönemde Sovyetlerle arasındaki güç ilişkisi yeni bir boyut kazanan Bay Mao, Sovyetlerin ağır sanayi hamleleri yoluyla kısa süre içerisinde ABD’nin toplam üretim hacmini geçme hedefi açıklamasını takiben, “Biz de tarımı ve hafifsanayii merkeze alan bir atılımla yola çıkarak 15 yıl içerisinde İngiltere’nin toplam üretim hacmini geçeriz” diyor. Bunu iddia ederken alkollü müydü bilmiyoruz, ama 1958 ve 1961 seneleri arasında olanlar oluyor.

Continue reading “Bir Serçe de Sen Öldür”

Türk Akademisi Japon Kerhanesine Karşı

[İlk yayın: 26/08/2014]

Japonya’da geçen bir hikâye çevirirken karşıma bir yerde soapland (sabun diyarı!) diye bir sözcük çıktı. “O neymiş ya?” deyip araştırınca çok affedersiniz bir nevi Japon kerhanesi olduğunu ve çok da dolaylı olmayan biçimlerde, misal İstanbul Üniversitesi ile, misal Kandilli Rasathanesi ile yolları kesişen bir tarihsel mirasa sahip olduğunu gördüm. Sonra mevzu açıldı.

Yabancılara hitap eden ilk soapland müjdeleniyor
Continue reading “Türk Akademisi Japon Kerhanesine Karşı”

Gürün, Ezan, Kırım

Birinci Kısım: Gürün

Gürünlü Mariam Der Khatchadourian Mardirossian
ve oğlu Sempat Mardirossian.
Halep sığınmacılar kampı.

Gürün, Sivas’ın bir ilçesi. Adını pek duyduğumuz bir yer değil, belki kulağımıza çalındıysa  Hrant Dink’in babasının memleketi, doğup büyüdüğü kaza olarak çalınmıştır.

Gürün Belediyesi ve Gürün Kaymakamlığı’nın web sitelerinde ilçenin tarihine dair bir sayfa, sekme aradımsa da bulamadım. Utandıklarından mıdır, kimse bir şey yazmamış. Türk Vikipedi’sinde ise “eski” adının Tilgarimu olduğu belirtilmiş.

Kevorkian & Paboudjian’ın devasa Ermeniler‘inde ise ilçenin Hititler’den çok sonraları başka bir adının da olduğu, Ermeniler tarafından Garnag diye adlandırıldığı yazıyor. Aynı zamanda ilçe hakkında diyor ki “Tepeleri ormanlık, toprak rengi dar ve dik bir vadiyle çepeçevre kuşatılmış olan kaza merkezi Gürün’ün 12.168 kişilik nüfusunun 8.406’sını Ermeniler oluşturuyordu [1914’te].” (s.245).

Aşağıdaki 2 dakikalık video, bu şehirde doğmuş ve sonradan Amerika’ya göçmek zorunda kalmış bir hemşehrimizin, bir Sivaslının 42 yaşında memleketine geri döndüğünde yaşadıklarını aktarıyor. Ve ne bileyim belki de Sivas’ın bugün neden bu kadar uzak, Gürün’ün neden bu kadar bilmediğimiz bir yer olduğunu açıklıyor.

Gürün’de Neler Oldu?, bir forum girdisi.
Resim: Anatolian Armenians Facebook Sayfası.

İkinci Kısım, Ezan

Knuşan, kırımda yetim kalmış bir Ermeni.

Sayıları tahmin bile edilemeyen, anasız babasız kalmış Ermeni çocuklarının akıbeti pek çok durumda Kürt aşiretlerine, Türk subay ailelerine karışıp köklerini kaybetmek olmuş. Aramızda böyle pek çok anneanne (misal Fethiye Çetin’inki), dede var(dı). Bir kısmı aslında geçmişini hatırlasa da anlatmamış, bir kısmı yaşı yetişmediği için bilmemiş bile aslını. Tabii Ermeni yetimler deyince akla Hrant Dink’în ölümüne giden sürecin ilk taşı Sabiha Gökçen meselesi de geliyor.

Harry
Kürkçüyan, bu toprakların müşfik yetimhanelerinden bir şekilde yolunu
Amerika’ya düşürebilmiş. Anlatıyor (2 dk 14 sn):

 

*Altyazılar, çeviri benim. Belgeselin (İngilizce) tamamı için tıklayın: The River Ran Red (J. Michael Hagopian,2008).

Muzaffer ile Yamyam

Mojimba ve Stanley karşılaşmasını anlatan 1878 tarihli gravür

Henry Morton Stanley, malumunuz, Afrika’da keşif ve yağma peşindeyken kaybolan sömürgeci kaşif, misyoner David Livingstone’u aramakla görevlendirilmiş İngiliz gazeteci, sömürgeci. Bu zat, yolculuklarından birinde Kongo’da bir kabile ile karşılaşıyor. Yerliler ilk kez “beyaz adam” görüyor. Bir sebeple Stanley ve İngiliz ekibi bütün kabileyi kurşunluyor, köylerini basıp yakıyor. Kabile şefi olayı daha sonra Joseph Frassle adlı bir misyonere anlattığında ortaya çıkan resim ise Stanley tarafından çizilenin tam tersi. İki anlatım da aşağıda, çeviri benim.

ŞEF MOJIMBA ANLATIYOR

Beyaz etli adamın Lualaba’dan (Kongo) aşağı doğru seyahat ettiğini duyduğumuzda şaşkınlıktan ağzımız bir karış açık kaldı. Öylece kalakaldık. Bütün gece davullar bu tuhaf haberi yaymak için çalındı, beyaz etli bir adam gelmişti! Aramızda düşündük ki, bu adamın beyaz derisi varsa bunu nehir krallığından almış olmalıdır. Muhakkak nehirde boğulmuş kardeşlerimizden birisidir o. Tüm hayat sudan gelir, bu kardeşimiz de suda hayat bulmuş.

Şimdi bize geri dönüyor.

Bir ziyafet hazırlanması emrini verdim, gidip kardeşimizi karşılayacak ve kutlama eşliğinde onunla köye geri dönecektik! Şölen giysilerimizi giydik. Büyük kanolarımızı hazır ettik. Kardeşimizin Lualaba’ya vardığını bildirecek çan sesini beklemeye başladık. Ve ses duyuldu, Lohali’ye yaklaşıyordu. Şimdi de nehre giriyor! Selam! Benim kanom önde, diğerleri arkada, sevinçli şarkı ve danslar eşliğinde, gözlerimizin göreceği ilk beyaz adamı karşılamak ve onurlandırmak üzere yola koyulduk.
Fakat biz onun kanolarına yaklaşınca “pat!” “pat!” diye yüksek sesler duyduk, bize demir parçaları fırlatan demir çubuklar gördük. Korkudan elimiz ayağımız tutuldu, ağızlarımız korkudan öyle bir açılmıştı ki kapatamıyorduk. Daha evvel ne gördüğümüz, ne duyduğumuz ne hayal edebileceğimiz şeyler vardı, kötü ruhların işiydi bunlar! Bir sürü adamım suya düştü… Peki neden? Kurtulmak için mi suya atlıyorlardı? Hayır, çünkü başkaları da kanoların içinde yere yığılıyordu. Kimileri korkunç çığlıklar atıyordu, kimileri ise sessizdi. Ölmüşlerdi ve vücutlarındaki küçük deliklerden kan akıyordu. “Savaş! Bu bir savaş!” diye bağırdım. “Geri dönün!”. Gücümüzü son raddesine kadar zorlayarak son hızla köyümüze doğru kürek çekmeye başladık.

Kardeşimiz falan değildi o! Yurdumuzun gördüğü en kötü düşmandı.

Ve o sesler gelmeye devam ediyordu, uzun demir çubuklar ateş kusuyor, uçan demir parçaları ıslık çalarak etrafımızdan geçiyor, vızıldayarak suya düşüyor ve kardeşlerimizi de düşürmeye devam ediyordu. Köyümüze vardık, onlar da peşimizden geldiler. Ormana koştuk ve saklanmak için kendimizi yerlere attık. Akşam eve döndüğümüzde gözlerimiz korkunç şeyler gördü: kardeşlerimiz ölmüş, kan içindeydi. Köyümüz yağmalanmış ve yakılmıştı ve suda ölüler yüzüyordu.

Hırsız ve katiller ise yok olmuştu.

AYNI HADİSEYİ STANLEY ANLATIYOR

Stanley

Saat sekiz civarı bir pazar yeri civarından geçtik, yakınında da onlarca küçük kano vardı. Adamlar bizi görünce birden kanolarına atlayıp yakınımıza geldiler. Uzun süre temkinli kaldık, ancak durgunluğumuzdan cesaret alıp mızraklarına davranınca birkaç el ateş etmek zorunda kaldık. Bu onları dağıtmaya yetti. Etrafı davul sesleri sarmıştı, boynuzlara üflenerek kulakları sağır eden sesler çıkarılıyordu. Bazı kanolar cesurca bizi takip etmeye devam etti.

Saat 10 civarı başka bir pazar yerine yaklaştık. Burada da savaşçılar hazır bekliyordu ve bir kez daha silahlarımızı kullandık. Küçük kanolar, yüksek sesli tehditler savurarak nehirden aşağı kaçtılar, karadaki savaşçılar da ormana dağıldı. Acele etmek niyetinde değildik, çünkü ne kadar hızlı gidersek belaya o denli hızlı bulaşıyorduk. Dolayısıyla kayıtsızca, ağır ağır ilerlemeye devam ettik. Dinlenmek öyle nadir bir fırsattı ki, elimizdeki yegâne fırsatı değerlendirmek istiyorduk.

Öğle vakti, hızlı olmasa da kararlı bir hızda yolculuğa devam ediyorduk. Nehirde bir saat kadar yol aldıktan sonra yine o küçük, tehditkâr kanolarla karşılaştık, nehrin sol yakasında da 3000 yarda kadar ileride, bir sürü kanonun davul ve boynuz çalınarak hızla nehre getirildiğini gördük. Meydan okuma veya tehdit içeren bağırışlar duyduk, hangisi olduğundan emin değildik, zaten kesilmeyen gürültüye ve etraftaki hareketliliğe kayıtsızlaşmıştık.

Bu vahşi bölgelerde bizim yalnızca varlığımız bile en ateşli nefret ve öldürme duygularını tetikliyordu, tıpkı büyük bir geminin sığ sularda ilerlerken suyu bulandırması gibi. Bu da böyle bir mecburiyet gibi görünüyordu, öyleyse neden pişman olacaktık? İnsan kaçınılmaz olana kafa tutabilir mi?

(…)

Büyük davulların gümbürtüsü, yüzlerce fildişi boynuzun üflenmesi ve 2000 insanın aynı anda bağırması ne sinirlerimizi yatıştırıyor, ne cesaret veriyordu bize. Ama bu artık bir ölüm kalım meselesiydi. Dua etmek veya vahşilerin dünyasına duygusal gözlerle bakmak ve hatta iç geçirerek bu dünyaya veda etmek için bile vakit yoktu. Pek çok şey hızla ve iyi bir biçimde halledilmeliydi.

(…)

En öndeki devasa kano doğrudan benim botuma doğru geliyordu, sanki bizi ezip geçecekmiş gibiydi. Ama bize elli yarda kala yan döndü ve aşağı yukarı tam karşımızdayken pruvasındaki savaşçılar mızraklarını fırlattılar, iki tarafta da bir keşmekeş başladı. Ama tüfeklerin müthiş ve patırtılı sesi tüm gürültüyü bastırdı. Beş dakika boyunca kendimizi ateş etmeye öylesine vermiştik ki, başka ne olup bittiğini fark etmedik bile. Ama beş dakikanın sonunda, düşmanın 200 yarda ötemizde yeniden toplanmakta olduğunu gördük.

Kan beynimize sıçramıştı artık. Ölümle dolu bir dünyadaydık ve ilk defa bu dünyanın akbabalara benzeyen, pis sakinleri olan bu gulyabanilerden nefret ettiğimizi hissettik. Böylelikle demir aldık ve nehrin sağ yakası boyunca onları takip ettik, ta ki bir burnu geçip köylerini görene dek. Doğrudan kıyıya çıktık ve kanolarından inenlerle savaşmayı köyün sokaklarında sürdürdük, onları ormanlarda avladık ve artık yalnızca bu cüretkâr yamyamlara yaptığımız iade-i ziyaretin yarattığı geri çekilmenin sesleri duyuluyordu.

(Akt. Howard B. Leavitt, First Encounters, California: Greenwood Publications, 2010)

Bir Dil Niye Daralır?

Dile dair hakikatli malumat sahiplerinin çoğu diyor ki dilin iyisi kötüsü, zengini fakiri, yeteri yetmezi olmaz. Dil dildir, ihtiyaç neyse ona karşılık verir ve kullanıldıkça bir şekilde evrimleşip zenginleşir. Fakat bu blogun hosting ve domain giderlerini dile dair hakikatli ve ilmi malumat sahipleri ödemediğine göre ahkâm kesip biçme fırsatımızı onlara kaptıracak değiliz.
Continue reading “Bir Dil Niye Daralır?”

Kısa Online Cemaziyelevvelim

İnternet sözcüğünü ilk kez nerede ve ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum, ama kavramın etraflıca izahını duyduğum an dün gibi aklımda. Doksanların herhalde ortalarıydı, dördüncü kat komşumuza bir çeşit Girit yemeği, bir şey dolması yemeye davetliydik. Continue reading “Kısa Online Cemaziyelevvelim”

Öldüren Gürültü

Hiperakuzi

Yaşamayı arzu ederdim, ancak bu illet yüzünden hayatın tadı kalmadı. Normal iletişim kuramıyorum, normal bir şekilde çalışamıyorum, hayatım cehenneme döndü. Yani artık dayanma sınırımı aştım. Benim için her gün ayrı bir kâbus.

Belçikalı Dietrich Hectors (29) bu satırları yazıp Facebook sayfasına koyduktan sonra Antwerp’te ormanlık bir alana giderek kendini bir ağaca asıyor. Kanser gibi, AIDS gibi yoğun acıyla özdeşleştirilen bir hastalıktan mustarip değil. Seslerden, gündelik, normal seslerden dolayı acı çekiyor. Continue reading “Öldüren Gürültü”