Bir Dil Niye Daralır?

Dile dair hakikatli malumat sahiplerinin çoğu diyor ki dilin iyisi kötüsü, zengini fakiri, yeteri yetmezi olmaz. Dil dildir, ihtiyaç neyse ona karşılık verir ve kullanıldıkça bir şekilde evrimleşip zenginleşir. Fakat bu blogun hosting ve domain giderlerini dile dair hakikatli ve ilmi malumat sahipleri ödemediğine göre ahkâm kesip biçme fırsatımızı onlara kaptıracak değiliz.

Türkçe zengin bir dil mi? (Yine adı geçen malumat tekeli literati mafyasına soracak olsanız bu sorunun ancak evet ya da hayır seçeneklerinden biriyle cevaplanması gerektiğini ileri sürenleri bile çıkabilir, fakat biz sırf onları mutsuz etmek için iki cevaptan birini seçmeyeceğiz). Şahsen Türkçenin “olması gerektiği kadar zengin” olmadığını düşünüyorum ve aslında konuya dair bilgim de tefekkür ufkum da en fazla bu kanaat cümlesini kuracak kadar sınırlı olmasına rağmen elimde böyle bir imkân var diye bunu bir blog yazısı olarak kurgulayıp random argümanlarla kafanızı şişirmeye karar verdim.

Dilin zenginliği deyince aklıma ilk “Hocam İngilizcede iki milyar sözcük varmış, Türkçede bin filan” diye rasgele rakam verip yargı dağıtan talebeler geliyor. Elbette söz dağarcığı dilin zenginliğiyle ilişkilidir, fakat benim aradığım zenginliği bu tür bir “tarihsel akümülasyon” karşılamıyor. Zaten İngilizcenin söz varlığının kabaca 500-600 bin kelimeden oluştuğu söyleniyor ama aynı kelle hesabıyla Arapçaya bakanlar da bu dilde 10 milyon+ sözcüğün olduğunu iddia ediyor. Arapça zengin bir dil mi? Değil mi?

Benim yakalamaya çalıştığım şey sanırım zenginlikten çok bir tür dinamizm. Şimdi dinozor zürefaya/diletant taifesine soracak olsanız onlar da dilden -belki benzer gerekçelerle- şikâyet edecek ve Türkçenin Arapça ve Farsça ile tarihsel kankitoluğuna vurulmuş otoriter kılıç darbelerinden, falan sözcükteki ayın (ع) sesine kimsenin itibar etmediğinden, filanca seslinin üstündeki şapkanın yanlışlığından, ona öyle ve buna böyle dememek gerektiğinden dem vuracaklar. Tamam, onlar da haklı. Türkçenin arılaştırılması çabalarının, dil devriminin Türkçeye faydadan çok zarar verdiğine ben de katılıyorum. Fakat meselemiz yine bu değil. Bugün kolları sıvayıp bütün o hazineyi dile baştan zerk etme imkânı olsa bu dilimizi iyileştirebilir miydi? Sanmıyorum. Dünya kavrayışımızda ve dünyayı kavrama iştahımızda Arabiden, Farisiden ödünç alarak tatmin olabileceğimiz pencere kapandı. Galiba bakmamız gereken yer bir adım öncesi: Türkçenin o budanan dalları en başta nasıl yeşermişti, niye yeşerebilmişti, hangi ihtiyaca binaen dikilen bu ağaç hangi içsel ve çevresel şartlardan istifade ederek sağa sola sarmaşıklanıp gürleşebilmişti? Bunu söylerken de Eski Türkçenin Yeni Türkçeden zengin olduğu inancıyla konuşmuyorum. O dilin, o zaman, o ihtiyaçlar dairesinde daha iyi çılgın atabildiğini hissediyorum, o kadar.

“İyi de birader,” dediğinizi duyar gibi oluyorum (ah şu teklifsizliğiniz), “sözcük dağarcığı değil, tarihsel kaynaklarının budanması değil, o değil, bu değil, ne?”. Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; anlatamıyorum. “Çeviriler berbat”, “Orhan Pamuk Türkçe bilmiyor, goril gibi yazıyor”, “Felsefe kitaplarından bir bok anlaşılmıyor”, “Gençler gündelik hayatlarında üç sözcükle konuşuyor, çişini tutamıyor”, “İyi üniversite okuyanlar tarzanca konuşuyor, merhabayı bilmiyor ve gutıntak diyor” ve benzeri şikâyetlerle (de) görünür olan bir ahenk problemi galiba dürtmek istediğim yer.

Birincisi, dile (birinci mevki, sözünü etmeye değer dile) dair konuşurken genelde odağımız yazı dili. Yazı dilimiz ise yukarıda savuşturulan nedenlerden bağımsız olarak da ölümcül yaralar almış, sakat kalmış, çolak bir dil. Meselesi yok, cemaati yok, heyecanı yok. Ne Çetin Altan’ın köşe yazılarının her gün milyonlarca kişi tarafından iştahla okunduğu bir ortam var, ne her bir siyasi kliğin dörder beşer dergi ve gazete çıkarıp bir iddia (ve yanı sıra bir dil) üretmek için çırpındığı bir siyasi ortam, ne aralarında saklı bir dil kullanarak meleklerin etnik kökenine dair şiirler yazıp birbirini eğleyecek aristokatlarımız ve onların hademeleri, ne buna benzer başka coşku daireleri. Kitaplar çok satınca iki bin satıyor, şiir kitaplarının ilk (ve genelde son) baskılarının tirajı ortalama bir düğün davetiyesinden az oluyor. Ortak hislerle hislenenlerin ortak dertlerini konu alan kaç roman yazıldı son otuz senede mesela? Yazı nasıl tepeden üniter darbelerle standardize olduysa, dört başının mamurize olabilmesi için de ya çok geniş çaplı toplumsallığa ya da sırtını yaslayabileceği yiğit bir hegemonyaya ihtiyacı var. Zenginleşme ve varyasyon onun içinden doğabilir belki, dilin genelinde değilse bile yazıda durum böyle. Herkes ucundan tutup çekiştirerek bir don giydirmeye çalışınca böyle kopuk, birbirini okumayan, birbirinin üstüne inşa etmeyen bir teneke dil mahallesi oluyor.

Yazı dili öyle de, sözlüsü nasıl? Şimdi şöyle ki, ben kır kökenli bir aileden geliyorum. Bütün sülalem kerpiç evlerde yaşayan, okumaz yazmaz rençberlerden oluşuyor (ya da son on beş – yirmi senede gençleri full artı full lümpenleşene kadar öyleydi). Anadolu’nun orta yerinde bu pastoral Türkmen ütopyasında normalde masallar dinleyerek, düğünlerde saz çalan aşıkların nüktelerine keh keh gülerek nice zaman geçirmem gerekirdi herhalde. Normalde. Fakat şansıma tüküreyim ki ne bizim köyde, ne benim bir şekilde içinden geçtiğim herhangi bir civar köyde saz çalan tek bir kişi yoktu, ezberinde iki mısra şiir olan herhangi biriyle de belki üniversiteye kadar karşılaşmadım. Yoksulluk mu dersiniz, din dolayımlı bağnazlık mı, artık neyse. Ya bu dili sokakta mı buldunuz diye soracağım ama galiba öyle olması gerekiyor zaten. Neyse, uzun oluyor, dille oynayacak, mıncıklayacak, oradan alıp oraya taşıyacak, hicvedecek, zıpırlık yapacak atmosfer ve gereçler merkezde paslı ve dağınık olduğu gibi çevrede de böyle güdük olunca yine fevkaladenin fevkine varamıyoruz. Fildişi kule 1+1, kitleler de her gece televizyonda açıköğretim mezunu nargilecilerin scriptlerini seslendiren dondurmacı fesli cihan hâkimlerinin müsamerelerini izliyor.

Geriye kalıyor sosyal medyadaki dil kıvraklıkları. Dil adına belki en lezzetli örnekler bugün buralarda, ama (zaten yukarıda elleştiğimiz vaziyetle de malul) böylesine başıbozuk bir ortamın büyük çerçevedeki dile etki edip bunu dönüştürme gücü maalesef kısıtlı. Başka saha ve trendlerden besleniyor değil, başka trendleri besler gibi görünmüyor. Klasik Türk Müziği sözlüksüz dinlenmiyor, halk müziğinin kayda değer icrası tee kaç yıl öncede donup kalmış müzelik bir arşivin yeniden seslendirilmesinden ibaret, popüler müzik güftelerinde ise sanırım genel olarak dile başvurulmuyor. İçim acıyarak yazıyorum, herhangi bir şekilde dinleyicisi olmasam da maruz kaldığım kadarıyla gözlemleyebildiğim şey: Hasretini çektiğim organik dil kıpırdanışının en örgütlü örneği niyeyse yeniden bir popülerlik dalgası yakalayan rap müzik camiasında vücut buluyor olabilir. Aralarında çok karacahil var ve gelenekleri çok taze ama birbirine seslenen, birbiriyle kavga eden, birbirlerine söyledikleri üstüne dil bina eden ve heyecanlı bir kalabalıklar. Yolları açık olsun. Darısı gerisinin başına.

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.

One thought on “Bir Dil Niye Daralır?”

  1. Tesadüfen buradayım. Bir saattir birçok yazınızı okudum. Yıllardır gördüğüm en güzel blog. Yazılar için teşekkür. Reklâmınızı yapayım kendi çapımda.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *