Deli Şair John Clare

İngiltere tarihinde “Enclosure Movement” diye bir hikâye var, “Çevirme/Kuşatma/Kapatma Hareketi”, hatta “Harekâtı” diye çevrilse olur [ama şimdi Oskarcım dedi ki ona Türkçede “çitleme” diyorlar, ben de dedim ki bana ne ben öyle demeyeceğim] devlet ve seçkinler eliyle küçük çiftçinin arazisinin, kamuya ait meraların, otlakların, düzlüklerin, yazıların, orman/yarı-orman arazilerinin gitgide daha büyük parseller halinde birleştirilmesi, etraflarının çitle çevrilmesi manasına geliyor kabaca, 13. yüzyıl civarında ufak ufak başlayıp 19. yüzyılda zirve noktasına varıyor bu hadise de. Ne oluyor tabii, daha sanayileşmenin tekmesini yememiş halk kitlelerinin beline ilk yumruk daha topraktayken iniyor, iyi kötü geçimini sağlayıp kendi olarak var olabilen vatandaş aristokratlara maraba, yanaşma olarak devam edebiliyor ancak yoluna. Neyse, ben bu bahse yakın zamanda ormanlarla ilgili bir şey okurken denk geldim ama mevzu bu değil. Forests: The Shadow of Civilization kitabının yazarı Bay Pogue, bu dönemi anlatırken John Clare diye bir şairden bahsediyor, hakkında birkaç bilgi veriyor. Ben öyle gelip geçerken denk geldiğim bu ömre hayran kaldım, siz de Clare’in adını duymadan gitmeyin istedim (zaten biliyorduysanız çıkabilirsiniz). Bir gün bir şair tanıtması yazacağım hiç aklıma gelmemişti, o da kısmet oldu.

Şair. Deli.

John Clare büyüğüm 1) toprağın ve mülkün bu nevi dönüşümünden en büyük zararı gören yoksul ırgat takımının bağrından biri, yoksul evladı yoksul, adaletsizliğe öfkeli ve bunu yazısına, şiirine de yansıtmış, 2) toprağı, kuşu, kelebeği, ağacı çok seviyor, araziyi çitle çevirene de çok öfkeli, kuşun yuvasını bozana da, porsukların köpeklere parçalatıldığı iğrenç zengin eğlencelerine de kökten, dipten muhalif (kelebek toplayanlara bile kıl, o işlere “kelebeklerin ve tuhaf böceklerin canına kıymak için uydukları ahmak modası” diyor), 3) dile dair arıza fikirleri var, ne imlayı ne noktalamayı takıyor, fakir gönlünün çektiği gibi yazıyor şiirini (bugün okumak biraz zorlayıcı olabiliyor o yüzden, seslerinden tahmin edebildim bazı sözcükleri misal) ve 4) deliriyor. Daha nasıl sevmeyelim bu adamı?

Üstad 1793’te doğmuş, pek okul okumamış, neredeyse hiç doğru dürüst para kazanamamış. Şiir yazıp yayınladıysa da geçimini buradan sağlamayı da başaramamış, başka yerden de. Evlenmiş, çok çocuk yapmış, onlara da pek bakamamış. Çocukluğunda da pek beslenemediğinden, diye akıl yürütülüyor, boyu biraz kısa kalmış: Bir elli kadardı diyorlar. Ölmesine yakın –yetmişlerinde yani– yazdığı son şiirin adı “Kuşların Yuvaları” ve Clare öyle bir tabiat delisi ki, 147 farklı kuşun şiirini yazmış, sırf yuvasına özel şiir yazdığı kuşlardan bazıları kızılgerdan, ardıçkuşu, bülbül, sarı kirazkuşu, çalı bülbülü, yaban ördeği, ağaçkakan, yeşil ağaçkakan diye gidiyor. Şiirden de çevirisinden de pek öyle hazzetmemekle beraber, madem bu belayı başıma kendim sardım, rahmetlinin birkaç mısraını burada katletmeye mecburuz (verin ki basak bağrına mührümüzü), yuvalardan bahsettiği şiirlere bir örnek, orijinali The Yellowhammer’s Nest:

Sarı Kiraz Kuşu / Yellowhammer
Sarı Kiraz Kuşunun Yuvası

(…)
Sisli böğürtlenlere gidelim peşi sıra
Dereden hiç korkmadan, yuvasına bakmaya
Dere öyle sığdır ki, arı düşse boğulmaz
Şıkırdar akar gider çakıllı yatağında
–Hah işte orda bakın, derenin kıyısında
(…)
Beş yumurta, ince ince yazılar kabuklarında
Sanki tabiatın şiiri, çayırların sihri var o mısralarda 
İşte kiraz kuşunun yumurtasıdır bunlar
Kiraz kuşu ki tam bir şair gibi yaşar,
                  etrafında dereler, çiçekli otlar
(Şiirleri çevirmemeliyiz-dd)

Neyse, sağlığında pek kadri kıymeti bilinmese de 20. yüzyılın başlarında yeniden keşfedilmiş bu şair bugün hâlâ İngiliz dilinin tabiat şairlerinin en büyükleri arasında sayılıyor(muş). Fakat şiirleri sırf çiçek böceğin güzelliği üstüne de değil, yukarıda değindiğimiz kuşatmaya, emeğin gitgide ucuzlamasına, insanın sırf insan olmak vasfına dayanarak toprakta hak iddia edebilmesi ve kendine bir yaşam kurabilmesi hakkına, eşitsizliklere ve haksızlıklara dair sayısız şiir kaleme alıyor. Ne var ki bu nevi şiirlerinin çoğu yazıldığı dönemlerde ya yayıncının sansürüne uğruyor ya hasıraltı ediliyor ya bilmem ne. Geriye daha çok bir “köylü doğa şairi” resmi kalıyor. Kitapları da üç yüz, beş yüz nüsha satıyor. Ne köylülükten ne şairlikten ekmek yiyebilen Clare, altıncı çocuğu da doğduktan sonra ince ince oynatmaya başlıyor.

Şuu, yukarıda 3 numaralı maddeyi de araya sıkıştıralım, İngilizceniz varsa açıp herhangi bir yazısına ya da şiirine bakabilirsiniz, hakikaten tuhaf bir dili var. Yayıncıları, eleştirmenler, eş dost sürekli “gramerini” (o dönemde genel olarak dilbilgisi, yazım vb. hepsini kapsayan bir terim olarak kullanılıyor) düzeltmesini söylüyor, beyefendi hiçbir şekilde tınlamıyor ve şöyle bir vecize yumurtluyor: “Eğitimde gramer, devlette tiranlık gibidir. Gramer denen kaltağa teslim olmayacağım.” (Umarım bu cümle genç kuşak dil öğrencilerinin kulağına gitmez.)

John Clare bu arada ağır buhran dönemleri atlatıyor, sabrı ve direnci kırılıyor, kadehlere şişelere veriyor kendini. Bu süreçte, misal, 1829’da bir davet üzerine gittiği Venedik Taciri oyunu icra edilirken heyheylenip ayağa kalkıyor, başlıyor Shylock’a sinkaf etmeye. Oyuncuyu doya doya kalayladıktan sonra da çıkıp gidiyor salondan. O sırada da hakikaten iki yıldır kirasını ödeyememiş, hanım tuz diyor, adamın yüreği cız diyor, zavallı fukaranın zaten canı burnunda, ne yapacak? Her şeyin üstüne yaşadığı yeri terk edip (uzağa da değil he, iki üç kilometre öteye) taşınmak zorunda kalınca iyice, tertemiz deliriyor. Fakat şiir üretimi durmuyor (iki üç kilometre ötedeki) deresine, tepesine, arısına, kuşuna harıl harıl methiye düzdüğü şiirler yazmaya devam ediyor. Belki de delirdikçe daha iyi şiirler yazıyor, diyorlar. Neyse, sene artık 1835-36 olunca hafıza gidip gelmeye, arada sigortalar uzun süreli atmaya başlıyor. Eşinin dostunun yardımlarıyla üç beş para toplanıyor ve Clare, İngiltere’de “insani” tımarhanelerin öncüsü denilen bir tımarhaneye yatmaya karar veriyor. Yirmi beş seneden fazla bir zaman boyunca da tımarhanede kalıyor.

İlginç olan şu ki, adamın edebi melekeleri deliliğinden ayrı seyrediyor. 1840’ta kendisine bakan hekim Dr. Allen demiş ki: “Kendisiyle iki dakika boyunca aklı kesintiye uğramadan sohbet etmek mümkün değil, hatta iki satırdan fazla düzyazı yazdığı zaman da deliliğe kayıveriyor, fakat şiirinde delilikten en ufak bir iz yok.” Hapishaneye gelen, halini hatırını soran mektuplara (gerçi bu iyice son demlerinden bir örnek, ama olsun) aşağıdaki gibi cevaplar yazan bir adam sayfa sayfa, cilt cilt halis muhlis şiir üretmeye devam ediyor. Neyse, Clare’in kendisine gelen mektuplardan birine yazdığı cevap şöyle:

Sayın Beyefendi,
Ben tımarhanedeyim, adınızı da unuttum kim olduğunuzu da. Kusuruma bakmayın söyleyecek, söyleşecek bir şeyim yok buraya niye kapattılar beni ben de bilmiyorum diyecek bir şeyim yok o yüzden mektubu bitiriyorum.
Saygılarımla,
John CLARE
Akkuyruksallayan. İstanbul’da da var bunlardan.

Yani oturup üstadın divanını okumadım ama on beş – yirmi şiirini okudum ve delilik döneminde yazdığı şiirler bayağı şiir. Hatta bizim antoloji.com gibi yılışık şiir sitelerinin İngilizce muadillerindeki popüler eserlerinin çoğu da bu sıyrık döneminden. Öylesine, sırf kuşlu diye, Little Trotty Wagtail şiirini katletmeye karar verdim:

Kıpırdak Kuyruksallayan

Kıpırdak kuyruksallayan fırladı yağmurun altına
Biraz sağa sola uçuşup konuverdi yakına
Eğilip bir kurt buldu, sonra baktı yukarı, bir de sinek kapmaya
Fakat daha tüyü kurumadan uçtu gitti uzağa
Kıpırdak kuyruksallayan gezeledi çamurda
Ufacık ayakları iz bırakıyordu ardında
Kuyruğu kıpır kıpır, sulara daldı çıktı
Başladı bir şarkıya, 
               kurumaya serip kanatlarını
Ey kıpırdak kuyruksallayan, pıtır pıtır gezersin
Avuç kadar bir suya bilmem kaç kez girersin
Evin ne hoş, ne yakın, ahırın sıcağında
Yani Bay Kuyruksallayan, haydi sana elveda.

Bu aralar ziyaretine gelenlere bazen Lord Byron olduğunu söylüyor, bazen kendini boksör sanıyor, bazen Shakespeare olduğunu, bazen Robert Burns olduğunu düşünüyor ve özellikle Byron ve Shakespeare’in şiirlerini gargara ederek baştan yazıyor, altlarına imzasını atıyor. Derken 1841’te tımarhaneden kaçıp 140 kilometre yolu yürüyerek köyüne dönüyor, çocukluk aşkını bulmaya. Kadın çoktan ölmüş halbuki. Üç beş ay avare gezdikten sonra kendisini yine paket edip yeni bir tımarhaneye, Northampton’a tıkıyorlar. Fakat öyle hücrede falan kalmıyor, iki tımarhanede de insan içine karışmalı, şaire yaraşır bir hayat sürüyor. Hatta Northampton’da All Saints Kilisenin bahçesinde sabit bir tipe dönüşüyor. Bir sarımlık tütün ikram eden herkese, çoluk çocuğa şiir yazıp dağıtıyor oturduğu yerden.

Tımarhanelerde çeyrek asır geçirdikten sonra da 1864’te, 71 yaşında ölüyor. Bu süre boyunca eşinin, dostunun, sevenlerinin bağışlarıyla bakılıyor. Düşünüyorum, azıcık zihnim bulanacak gibi olsa sevgili ortağım Oskar beni gayrisıhhi mezbahalara at eti diye satar muhtemelen. Rabbim herkese dostun hayırlısını versin.

Oskar demişken, kendisinin kitaplara dair yazdığı son yazıyı görmüşsünüzdür, Clare’in de kitaplara dair bir yazısına (nesir) denk geldim. Önce dilinin, tavrının harikalığını bir gösterebilmek için (İngilizceden okuyanlara) orijinalinden bir kuple bırakmak istiyorum:

Kaynak şu.

Yazının sonuna gelince bir üşengeçlik geldiği için bu yazıdan pek alıntı yapamayacağım ama kral kabaca “Kitap, yani, okuyoruz bazen, roman filan okumuşluğum var birkaç, meselaaa, Robinson Crusoe?” gibisinden top çeviriyor yazı boyunca tatlı tatlı. Sonu hoşuma gitti, onu aşırı serbest&kurbağalama çevirip noktalıyorum:

Bu şöhret dediğiniz bu kadar matah bir şeyse, ben Kayıp Cennet yahut Faerie Queene [yani diyelim yüksek edebiyat-dd] yazarı olarak şöhret kazanmaktansa Cock Robin, Babes in the Wood [birtakım popüler ninniler, masallar] yazarı olmayı tercih ederdim çünkü İngiltere’nin tek bir köyünde bu ninnileri, masalları bilmeyen tek bir kocakarıya rastlayamazsınız. Ama en yüksek çevrelerde bile Spencer’ın, Milton’ın sadece adını bilen, hatta onu bile bilmeyen binlercesini bulabilirsiniz.

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *