Savaş Kılıç’la kısa bir söyleşi: “Diller kirlenmez, alışverişe girer”

Sevgili Savaş Kılıç söyleşmeye doyulamayacak insanlardan biri. Savaş’ı burada uzun uzun anlatmaya gerek yok; “İsmi tanıdık geliyor yahu, ama tam çıkaramadım,” diyenler kendisini editör ve çevirmen olarak bilsin; “Adana Demirspor’un teknik direktörü değil miydi ya o?” diyeni zaten blokluyoruz.

Sıkışık bir dönemine denk gelse de kendisini darlamayı başardım. Evrensel gramerden başladık, eşitlik aksiyomuna, evrensel eğitime, dil reformuna, üslup yazılarına ve Esperantoya kadar sıçradık. İleride Türkçe meseleleri üzerine de söyleşmek, hatta biraz kışkırtmak, gerekirse alkol etkisiyle irikıyım laflar üretmeye sürüklemek gibi “tohm-ı fitne vü fesad ekici” planlarım yok değil. Bekleyelim!

“Metaforlar masum değildir!”

Oscar: merhaba savaş. hoşgeldin. izninle paldır küldür mevzulara dalıyorum. chomsky’nin öne sürdüğü gibi bir “evrensel gramer”den söz edebilir miyiz? yoksa ihtiyarın oyununa mı geldik…

Savaş: Hoşbulduk. Oyuna gelmedik. İhtiyarın kendine özgü bir araştırma programı değil bu aslında, 18. yüzyıldan beri filozof ve dilcilerin önlerine koyduğu bir soru: Bütün dillerin ortak özellikleri var mıdır? Varsa, bunlar nelerdir? Ben, her ne kadar dil denen şeye ilgi duymaya başladığımda Sayın Chomsky’nin metinleriyle de haşır neşir olduysam da, başka bir paradigma içinde bir şeyler öğrendim; kısacası, Chomsky dilbiliminin uzmanı değilim ve yeterince bilmediğim bir konuda ahkâm kesmiş gibi olmak istemem. Bana öyle geliyor ki bütün dillerde ortak birtakım özellikler olması gayet makul bir varsayım. Chomsky’nin pek hazzetmediği ampirist yöntemle yapılmış araştırmalardan bir örnek vereyim: Bütün dillerde en az 6 zamirden oluşan bir zamir sistemi olduğu söyleniyor. Buna benzer başka ortak özellikler sıralanabiliyor, birtakım bağlaşımlar (korelasyonlar) bulunabiliyor — “x özelliğin olduğu dilde mutlaka y özelliğine de rastlanıyor” gibi. Bu tür dökümlerin yapılmasının çeşitli bilimsel sonuçları olacağı kesin. Belki birtakım felsefi sonuçları da olacaktır. Benim için önemli sorulardan biri “Evrensel dilbilgisi var” sonucunun anlamı. Ne çıkar bundan? Bugün pek alıcısı olmayan eski kültürel üstünlük iddialarını iyice çöpe atma, yani insanlar arasında zekâ eşitliğini kanıtlama dışında, ne çıkabilir? Soru ortada.   

diller ölür (sümerce gibi), bazen can çekişir (yalnızca bir otobüs dolusu konuşanı kalan cocopah dili gibi), bazen yeni yavrular verir (latince gibi) ama dil ‘kirlenebilir’ bir şey mi? 90’larda sağ-kemalistlerin cezbeli türkçe defanslarını anımsarsın, ya da fransız akademisi’nin fransızcadaki ingilizce etkisine savaş açmasını. keza çokkültürlülüğün veya gençlerin çok sevdiği emoji dilinin ingilizceyi öldürdüğünü söyleyen blog yazarları da var…

Sen soruyu sorarken birtakım biyolojik metaforlar kullanmışsın, ölümden, can çekişmeden, yavrulamadan bahsetmişsin. Metaforlar genellikle kavramakta zorlandığımız bir şeyi başka bir şeye benzeterek anlamamızı sağlarlar. Ama bazen de anlamamızın önünde dururlar. Biyoloji metaforları da masum değiller. “Kirlenmek” de bunun güzel bir örneği. Dillerin kirlendiğini söylersek, birtakım dilleri, en azından devşirilen kelimeleri “kirli” ilan etmiş oluyoruz. Diller kirlenmez, alışverişe girerler. Bazen bu ilişkide “alış” esnasında kantarın topuzu kaçırılır. Bunun da tarihsel ve siyasi nedenleri olduğu aşikâr.

Bu soru(n) karşısında normatif bir tavır almamı bekliyorsun, soru açıktan olmasa da üstü kapalı olarak beni bir yere konumlanmaya çağırıyor. Konum almakta birkaç zorluk var: Kim olarak konum alacağım? Neyi göz önünde tutarak alacağım? 

Ben dilbilimci değilim, sadece meraklısıyım. Ama o konumdan bakıldığı zaman bu sözünü ettiğim sorunlar dışında da bir sorun var: Bu yaklaşım diller arasındaki alışverişi sadece kelime düzeyinde görebiliyor. Oysa diller kelimelerden ibaret değil, yapılarına göre başka düzeylerden de söz etmek mümkün, en basiti: sözdizimi. Diller birbirlerinden sözdizimsel özellikler de alabiliyorlar. Örneğin ki’li cümle kuruluşu, biliyorsun, Türkçeye Farsçadan geçmiştir, hani “Canan ki Degüstasyon’a gelmez, Balıkpazarı’na hiç gelmez” örneğindeki ki’li yapı (Degüstayon’a gelmeyen hatun Balıkpazarı’na gelir mi alla’sen). Keza ekler de alıyor diller birbirlerinden: nahetero gibi. Bu konuda da tavır alınması gerekiyor mu?

Ne dilbilime meraklı biri olarak ne de ara sıra kendince bir şeyler yazıp çizen biri olarak, dillerin birbirleriyle alışverişe girmelerinden rahatsız değilim (her şeyi bilen püristler bu cümlede bir dilbilgisi yanlışı bulacaklar, bulsunlar). Öte yandan kantarın topuzunun kaçmasının bir sorun olduğu da aşikâr. Ama sorun milliyetçi aşağılık kompleksiyle sınırlı değil. Aşırı kelime, kuruluş, vb devşirmenin belli bir dilin üretkenliğini zayıflattığını söylemek mümkün. Dil reformu (“dil devrimi”) hakkında söyleyebileceğimiz olumsuz birtakım şeyler olduğu gibi, olumlu bir şeyler de var: 1932’de başlatılan sürecin Türkçenin üretkenliğini artırdığına şüphe yok. Hatta reformun kelimelere pasaport sormaktan ziyade buna, yani Türkçenin yeni kelime üretme gücüne odaklanması daha iyi olurdu. Bugün isimden isim yapmak için kullanabileceğimiz eklerin sayısı oldukça az; oysa Eski Türkçe veya Eski Anadolu Türkçesi döneminde ne çok ek vardı. Bu tür eklerin pek azı işlek hale gelebildi yeniden, tabii bir miktar mizahla birlikte: “götürgeç” gibi şakalar var ama “ayraç” kimseyi güldürmüyor. Demin isimden isim yapma eklerinin azaldığından söz ettim, bir örnek vereyim: “bakır”dan “bakraç”ı türeten bu dilde bugün isim köküne +aç eki getirilerek yeni isimler yapılabiliyor mu? Niye yapılamıyor? E çünkü bu ek “ölmüş”. Onu öldüren neydi?

Bakraç demişken Attila İlhan’ın “ç koçaklaması”ndan bir-iki mısra geldi aklıma, ben severim, belki sen de seviyorsundur:

bıçakla kesemezsin kalın bir yoğurt çalarlar

yaban balı dinlendirir dövme bakraçları

iç asya’dan daha oymaklar gelir

kılçıklı kirpikleri deri kalpaklarıyla

evet abi, şiiri “hoş geldin türk!” nidasıyla anımsıyorum niyeyse, şairin türklere hoşgeldin diye bağırmasına takıldığım için dilden tam lezzet alamamışım. ek ölümlerinden ve değişimlerden bahsetmişken, birkaç ay evvel seninle türkçenin bir tarihsel etimolojik sözlüğünün (dilin lehçelerini, morfolojik-fonetik değişimleri kapsayan) olmayışına hayıflanmıştık hatırlıyorsan. clauson’den tietze’ye (son zamanlarda nişanyan’a) kadar pek çok alimin sözlüğü var tabii, hipotetik proto-türkçenin iğneyle kuyu kazar gibi kuruluşu da görmezden gelinemez. sence türkoloji ve türkçe çalışmalarında eksik olan nedir? kurum mu, gelenek mi, kadro mu, ideoloji mi, para mı yoksa heves mi?

Belli ki hepsinde sıkıntı var. Belirtik ya da örtük bir araştırma programı görülmüyor. Ama bize ne, biz mi kurtaricaz Türkolojiyi.

“Belki bir şeyleri değiştirmeye çalışan herkesin derdi de budur: Katlanamıyorlardır”

haklısın temelde. peki, kurtaracak olsan neyi kurtarırdın? ya da daha oyuncu bir ifadeyle, tanrılar katından (zeus ve saz arkadaşları katından mesela) sana şimdiki ömrünü tamamlamanın ardından (tanrılar gecinden vere) tepe tepe kullanmak üzere seksen yıllık bir taze ömür daha verilse, pratik sonuçlarını düşünmeksizin, bu celestial krediyi neye harcardın?

Çok zor bir soru. Öyle görünmediğimi biliyorum ama aslında ben pek bir şeyi kurtarmaya hevesli değilim, sadece katlanamıyorum. Belki bir şeyleri değiştirmeye çalışan herkesin derdi de budur: Katlanamıyorlardır.

Sorunu “ütopyan nedir?” diye okumluyorum. O zaman ben de sakallının ütopyasına yaslanırım: Kimse aç kalmasın, kimse yorgunluktan ölmesin, herkesin hazza ayırabileceği zamanı olsun. Tabii ütopyaya ulaşmak için herkesin olduğu yerde bir şeyler yapması gerek. “Büyük politika”dan pek hoşlanmıyorum aslında. Bir şeyin değişebilmesi için başka bir şeylerin de, belki her şeyin değişmesi gerekiyor, evet. Ama her şeyi (bütünü) değiştirmenin -hadi imkânsızlığı demeyeyim ama- zorluğu karşısında yılıp geri adım atınca da hiçbir şey değişmiyor.

İrikıyım laflar edip altında kalmak istemem. Şu anda nerede duruyorsam orada bir şeyler yapmaya gayret ediyorum. Bu neyi değiştirir bilmiyorum. Ama mücadele etmeden yenilgiyi kabul etmek de istemiyorum hani. İkinci bir ömrüm olsaydı, neyle uğraşıyorsam, onunla ilgili aksayan bir şey varsa onu değiştirmeye çalışırdım herhalde. Ama madem hayal kuruyoruz, fazladan bir 80 yılım olsaydı kitap okurdum asıl — sevdiğim şeyleri döne döne. Oğlan duymasın ama, bir-iki çocuk daha yapar, onlarla vakit geçirirdim. Bari ikincisinde kahır çekmeyelim be abi.

sontag dediydi: “no book is worth reading that isn’t worth re-reading.”

İyi demiş. Yeniden okumadan bahsedelim biraz o zaman. Aslında bu biraz ihtiyar işidir: Okumuşsundur bir-iki şey, bir kısmı hoşuna gitmiştir, geriye kalanına ilişkin merakın en azından bir ölçüde tatmin olmuştur ve macera peşinde koşmak yerine aynı tadı tekrar almak istersin. İkinci okumayı güdüleyen artık merak olamaz, çünkü her şeyi değilse bile bir şeyleri hatırlıyorsundur kitaptan. Aynı tadı bulmanın yanı sıra, biraz daha derine inmeyi, ilkinde tam anlayamadıklarını anlamayı, kaçırdıklarını yakalamayı, anladıklarını başka türlü anlamayı istersin. Arada değişen bir şeyler olmuştur mutlaka; metin değişemeyeceğine göre okumanın öznesi değişmiştir: Yaş almıştır, başka bir-iki şey okumuştur, arada öğrendikleri ve unuttuklarıyla aynı kişi değildir artık.

Bu “tekrar” arzusunda çocuksu, dolayısıyla da patolojik bir yan olduğunu kabul etmeye hazırım. Kayıpla, dolayısıyla ölümle başa çıkmanın bir yolu ve dolayısıyla da ölüm arzusunun bir ifadesi olabilir.

insanın “sevdiği şeyleri döne döne” okumasından söz açmışken, sözlük olur, manifesto olur, döne döne okuduğun metinler neler? ya da elinin altında bulunan, sana sorular sunan, arada açıp iki üç sayfa okuduğun, inişli çıkışlı da olsa bir ilişki kurduğun metinler? ikinci muhayyel ömründe yeni ahit bağımlısı bir hermenötikçi de olabilirdin aslında…

Bu epey mahrem bir soru. Cevap vermemeyi tercih ederim. Herhangi bir metnin tutkulu bir müfessiri olmaya dünden hazırım. Çevirmenlik ve editörlük epey bir hermenötik gerektiriyor zaten. O yüzden istediğimden çok uzak sayılmam.

“Dünyayı kurtarmak için yazı yazan entelektüellerin hali yan koltukta ha bire konuşan birinin haline benziyor”

o zaman direksiyonu baştaki meseleye kıralım. evrensel gramerle ilgili soruma yanıt verirken, evrensel gramerin “insanlar arası zeka eşitliğini kanıtlama” işlevinden bahsettin. cahil hoca’daki eşitlik aksiyomu, jacotot’nun evrensel eğitimi geldi aklıma… bilen ile bilmeyenin eşitliği, akılların eşitliği. bunun üzerine biraz seni konuşturmak istiyorum. bir de: sence ranciere’den sadır olacak hikmet nedir? sadece çevirmeni olduğun için sormuyorum elbette bu soruyu.

Bir yerde dilbilimle ilgili bir konferans vermiştim, ardından Türkoloji bölümünde okuyan bir genç kadın yanıma gelmiş, “‘Hocalarımız Kürtçe dil değil” diyor” diyerek fikrimi sormuştu, tam olarak ne kastettiklerini anlayamadım. Aslında “bilimsel” düşünce için geçerli olmayan bir mesele var: Üstün diller var, sonra bir de onların yanında yarım yamalak diller; İngilizce gelişmiş bir dil, Türkçe ise öyle değil; hele Kürtçe hiç değil gibi.

Chomsky siyasi düşünceleriyle dilbilim alanındaki görüşleri arasında ilişki kurulmasından pek hoşlanmıyordu, hatırladığım kadarıyla. Buna karşılık ben öteden beri bu ikisi arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorum; nitekim iki alandaki düşünceleri de önemli ölçüde Aydınlanma felsefesinden beslenmiş olduğu için aralarında bir ilişki olması pekâlâ mümkün. Aydınlanma çağında dilciler ve filozoflar bütün insan dillerinde ortak olan bir temel varsaydıysalar, elbette bu onların “İnsan” tasavvuruyla, insan doğası hakkındaki fikirleriyle de bağlantılıydı. Bütün dillerin ortak bir mantıksal (veya bilişsel) temeli varsa, bu bütün diller, dolayısıyla insanlar ve kültürler arasında bir eşitlik varsaymamızı da sağlar. Aslında bu fikir, uzun ömürlü bir Aydınlanma insanı olan Joseph Jacotot’da (“cahil hoca”da) aynen bu şekilde geçiyor da. Her insanın bir dili, ana dili denen birinci dili, mükemmelen konuşabiliyor olması insanların zekâca eşitliklerinin bir kanıtıdır.

Rancière’den ne çıktığına gelince, birden fazla şey çıkıyor ister istemez: “Zekâların eşitliği” aksiyomu aslında bu adamın 70’lerin başından beri sol içi bir tartışmada savunduğu bir pozisyonun ifadesi; kafa emeği ile kol emeği arasında, entelektüeller ile işçiler arasında kurulagelen hiyerarşiyi reddetmenin bir aşaması bu. Bir yerde Foucault’nun entelektüellerin işçiler adına konuşmasına karşı çıkışının bir formülasyonu. Foucault özellikle Sartre’a karşı çıkıyordu, Rancière de herhalde sadece Althusser’e değil bütün bir geleneğe yönelik olarak bu itirazı dile getiriyor. Rancière aslında herhalde 50 yıldır, aynı fikrin çeşitli yönlerini araştırıyor (bu da aslında Foucault’cu bir fikir): Yoksullar, işçiler, halk, pleb hangi alanda “haksız” sayılıyor? Söyleme hakkı, söz hakkı, konuşma hakkı, kimden ne zaman, nasıl ve neden esirgeniyor? Hakikat ve görünüş, bilim ve ideoloji, ilim ve cehalet gibi ikiliklerle kurulan bir dünya tasavvuru cahil yoksullara, işçilere kendi hallerinden bile söz etmeyi çok gören bir sosyal yapılanmayla kol kola gider. “Yanlış bilinç” anlamındaki ideoloji kavramının tek işlevi işçilerin neden solcu veya militan olmadıklarını (ya da neden Akap’a, Mehap’a oy verdiklerini) açıklamak değil, aynı zamanda onların kendi dertlerini de -tabii ki angaje bir filozof gibi- anlatamayacaklarını kabul ettirmektir. Adamı bıçaklamışlar, sen dur diyor ona doktor, acını anlatamazsın; bak bıçak şu açıyla girmiş, şu şu damarları ve kasları kesmiş, onun için canın yanıyor bu kadar. Canı onun için yanıyor muhakkak, ama bu adamın acısını anlatamayacağı anlamına gelmez; bal gibi anlatır, ama teorisini yapmaya yeltenmez muhtemelen. Teorisini yapabilenin de o bıçaklanan kişinin acısını anlattığı kesin değildir. “Bir dur hocam, biraz da bıçağı yiyen konuşsun.”

Dolayısıyla zekâların eşitliği aksiyomu evvela bu bilenle bilmeyen arasındaki siyasal hiyerarşiyi reddetmeye yönelik. Bunu yaparken “Büyük Proleter Kültür Devrimi” ile de konuşuyor “derinlik metaforlarının reddi” ile de. Tabii kitap özelde pedagojiyle, eğitim felsefesiyle ilgili bir kitap olarak okunuyor, böyle bir okumaya elveren çok unsur var içinde, ama bundan da ibaret değil.   

Mesele, cehalete övgü veya “cahil halkımız”ı kurtarmak değil; bilginin, ilmin, bilimin, felsefenin istismarlarını, talep ettikleri iktidar hakkını iyot gibi ortaya çıkarmak. Bunun için adamın hayatı boyunca ortaya çıkarmaya çalıştığı şeylerden biri söz konusu eşitliğin tarih boyunca kendisini ne şekilde açığa vurduğu: edebiyat yapan işçiler, felsefe yapan bir marangoz, forum yapan protestocular, vs.

“entelektüeller kendi fikirlerini fazla ciddiye alıyorlar,” dediydin bir ara yarı şakayla, “bu dünyayı değil onlar ‘bir tanrı’ bile kurtaramaz.”

“Bizi ancak bir tanrı kurtabilir”in üzerinden 60-70 sene geçmiş. Kapitalizm (“teknik”) çoktan kontrolden çıktı.

Araba 180’le gidiyor, sürücü frene bassa bile kaç saniye içinde cevap alacağını bilmiyor, yolun hali belli değil, karşısına bir şeyin çıkıp çıkmayacağı belli değil. Dünyayı kurtarmak için yazı yazan entelektüellerin hali yan koltukta ha bire konuşan birinin haline benziyor.

bir de -sanki- bu eşitlik, evrensellik aksiyomları olmadan siyasal manada da çıkışsız kalacağız. dillerin yaşıtlığını varsayan saussure, bütün kültürlerin reşitliğini savlayan lévi-strauss… ama bu iki ismi bilerek andım, senin üslup yazılarından laf açmak için yani. yazıların devamı gelecek mi? sanki bitirmek, nokta koymak istemiyor gibisin, belki düşünme ve yazma kısmı daha çok ilgini çekiyor…

Batı’nın kültürel üstünlük iddiası ile üstünlüğün temelinin olmadığının kabulü arasında çok uzun bir süre yok aslında. Tabii bilimsel düşüncede. Yoksa fiilen değişen o kadar çok şey yok. Batı hâlâ emperyalist.

Benim üslup yazılarıma gelince, çok ciddiye aldığım şeyleri bitirmekte zorlanıyorum, doğru. Bunun da birden fazla sebebi var. Evet, öncelikle düşünme, bilmeceyi çözme aşaması daha heyecanlı; bir sonucun iyi kötü belirmeye başladığı noktada hevesim azalıyor. İkincisi, bitirince göbeğindeki, can evindeki o büyük boşlukla karşılaşmaktan korktuğum için bırakmak istiyorum.

Üçüncüsü, pratik sebepler: sorumluluğum arttı, vaktim azaldı, belli bir süre yoğun çalıştıktan sonra yorulmuştum.

Teoriyi kurmakta kendimce başarılı olduğumu düşünüyordum düşünmesine ama, teoriyi çalıştırınca ortaya çıkan sonuçlardan memnun kalmadım. Birkaç inceleme daha yapacağım, fakat istediğim kadar vaktim yok. Bu incelemelerde karşılaştığım sonuçlarla teoriyi düzeltmeyi, gözden geçirmeyi hedefliyorum. Ve belki böylece makine daha iyi çalışacak. Kısacası, şimdilik bıraktım diyemem, ara verdim. “Çeviride üslup” meselesi üstüne çalışıyorum ufak ufak. Belki bir ara bir seminer yapacağım.

Gördüğün gibi fazla ciddiye alıyorum. Ama bu ciddiyete uygun koşullarda yaşamıyorum. 🙂

“Seni sevmeyen ölsün”

söyleşimizi sündürmek (sürdürmek değil, hayır, sündürmek eski bir türk geleneğidir) isterdim ama ne okurlarımızı ne seni daha fazla yormak isterim. kafamdaki nurullah ataç, tahsin yücel soruları şimdilik kafamda kalsın, tengri kısmet eder umarım, seninle türkçe meseleleri üzerine de söyleşmek niyetindeyim. epilog olarak sorayım: esperanto gibi kurmaca bir dilin (ve esasında ideolojik bir dilin) başarısızlığının nedeni nedir sence? metafizik bir şey mi dil dediğimiz bu mekanizma?

Başarısızlık derken, toplumsal başarısızlığından söz ettiğini tahmin ediyorum, yani dilin gramatikal olarak kuruluşu açısından bir başarısızlıktan değil. Toplumsal açıdan neden başarısız olduğu belli aslında: Bir dilin “başarılı” olabilmesi için, birtakım kişilerin, daha doğrusu bir topluluğun onu birinci dil, ana dili olarak edinmesi gerekir. Yapay olmayan, ama Esperanto gibi birden fazla dilden çeşitli öğelerin “melezlenmesi”yle oluşmuş diller olduğunu söylüyor dilbilimciler. Genellikle ortak bir iletişim dilinin olmadığı durumlarda, diyelim ki sömürgecilerle sömürülen halk arasında, iki dilden çeşitli öğelerle basit bir dil, çoğunlukla herhalde emir alıp vermeye yarayan bir dil gelişiyormuş; derken bu dili birinci dil olarak edinen bir kuşak ortaya çıkıp iki dilden daha fazla unsurla, belki yeni dilbilgisi özellikleriyle “tam teşekküllü” bir dil kuruyormuş (sırasıyla “pidgin” ve “creole” deniyor bu tür dillere). Esperanto, tarihini özel olarak araştırmadığım için tahminde bulunacağım, kendisini creole’e dönüştürecek bir kuşak bulamamış veya yaratamamış olabilir.     

Dil metafizik bir şey mi? Dilin anlam dünyasının belli bir metafizik içerdiği söyleniyor – her dil bir çeşit dünyaya bakış içeriyor, bir bakışın kendiliğinden donup kalmış hali gibi diller. Bu da daha ziyade kelimelerin kökeniyle ilgilenmeye başlayınca, bir dilde bir şeyin nasıl söylendiğini bir başka dildekiyle karşılaştırınca anlaşılıyor. Bu fikrin çok zihin açıcı olduğu bir dönem vardı, bugün ben bununla özel olarak ilgilenmiyorum, bu tür konularda yazılan popüler yazıların özellikle alelacele yapılmış birtakım köken tahminlerine dayanması, yorumların da başka tarihsel verilere pek başvurmaması, hemencecik felsefi sonuçlara atlanmak istemesi, herkesin oturduğu yerden Heideggercilik oynaması beni sıkıyor. Hele bir de yanlış bilgi üstüne parlak fikir ve yorumlar bina edilince beni benden alıyorlar. Çok büyük dilbilimcilerin bile iyi bir etimoloji ve filoloji araştırması yapmadan, sadece kelimelerin ilk anlamları ile son anlamları arasındaki mesafeye bakarak yorum yaptıklarında hataya düşebildiklerini düşünürsek, ne kadar dikkatli olunması gerektiği anlaşılabilir belki. Ama sadece belki…     

son olarak, okurlarımıza beni sevdiğini itiraf edebilir misin?

Seni sevmeyen ölsün.

Author: Oscar Амалфитано

başarısız editör, biçare mütercim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *