Fırtınalı bir güz günü eğer evde kalırsanız

 

Niye yazıyoruz? Kimbilir niye? Kavram ve teori düşmanları hep deneyimin çeşitliliğini bahane edip evrensel bir cevap vermenin imkânsızlığını vurgularlar bu tür bütün sorular için. Doğruluk payı var elbette, herkes farklı nedenlerle yazar, hatta çoğu zaman nedensiz yazar, daha doğrusu bilinçli bir neden olmaksızın. Olsun.

Bu “niye” sorularında hep bir zorlama cevap talebi de vardır. “Neden mizah?” gibi. Verilen cevap ister istemez bir parça yakıştırma olacaktır.

Sonra bir de her materyalistin sorması gereken politik bir karşı-soru vardır: “u iz ös?” (Buradaki “biz” kim?)

Biz, yani yazı yazmaktan zevk alanlar, almasalar bile yazacağım diye diretenler, edebiyatçılar, felsefe meraklıları, bir kısım medya erbabı, blogırlar, hatta tvitine titiz mikroblogırlar.

Peki var mı şimdi bu soruya bir cevabın, Savaş Efendi? Bilmiyorum valla, joker hakkı kalmamış “Kim milyoner olmak ister” yarışmacıları gibi sesli (yani yazılı) düşüneceğim ama seçenekleri azaltmaya değil çoğaltmaya çalışacağım.

Yazının, yazmanın her zaman için hafızayla ilişkisi vardır gibime geliyor. Bazen unutmamak için yazarız. Ta ezelden beri böyledir bu: “Falancaya 20 altın borç verdim”den başlamak üzere. Benim sık sık başıma gelir (hayır, borç vermem kolay kolay): Birden kafamda bir kıvılcım çakar, bir şeyi anladığımı sanırım, o sandığım şeyi ifade etmek için de iyi bir formül bulduğuma inanırım ve unutmamak için yazmak, yani kaydetmek isterim. Deneyimle sabittir: O çok kıymetli (!) fikri nedense sonradan hatırlamakta zorlanırım. Kayda geçirince, şunu fark ederim, bir rahatlar içim, o âna kadar başka bir şey düşünemezken (takıntılılık da var tabii serde), şimdi başka bir şey düşünmenin önü açılmıştır benim için. Çünkü bu tür düşünce genellikle yolda musallat olur bana, ayaktayımdır –tesadüf değil–, yapabileceğim tek şey düşünmektir, e düşününce de işte bir fikir gelir yapışır yakama. Sonra gerisi gelir. Yayınlandığı bile olur.

Tabii iyi bir okur çıkıp hemen itiraz edecek bana: Bazen de unutmak için yazarız. Evet, yazmanın yas çalışmasının bir parçası olduğu anlar da vardır muhakkak. Kaybettiğimizi kabullenmek için yazarız. Felsefenin, edebiyatın, yazmanın başlangıcında yenilgi vardır denir sık sık. Ama bu durumda da yazı ile hafıza arasında bir ilişki olduğu söylenebilir hâlâ: Unutmak hafızaya dahil, hafız.

Üçüncü bir yönü daha olduğuna kaniyim bu ilişkinin. Yazmak bize başka türlü cümle kurma imkânı verir. Konuşurken kuramadığımız cümleler. Çünkü konuşurken sözün başını sonuna uydurmak pek zordur bazen. Uçar gider söz, cümle, fikir… Yazarken gözümüzün önündedir o cümlenin başı. Nasıl kuracağını bilemesen bile vaktin vardır; kafanda evirir çevirir, tasarlarsın. Yazı hafızanın yerini tutar, yerine geçer, işte o zaman kâğıdın üstünde başka cümleler kurma imkânı belirir. Bu oyunu oynamak hoşumuza gider: Sağ ayağının içiyle topu kalenin uzak köşesinden içeri bırakmaya çalışan forvet gibi bir daha, bir daha, bir daha deneriz.

Dördüncü bir yönü de var: Yanlış yapsan bile dönüp düzeltebilirsin; unuttuğunu ekleyebilirsin. Tam kâğıda geçirirken ifade etmeyi beceremediğini baştan alırsın. Kâğıt-hafıza sözün yoğrulabilir bir biçim olmasını sağlar. (“Kâğıt mı kaldı? A4’ün topu olmuş 20 lira” diye kızmaya başlamayın hemen, sanal kâğıdın editleme özelliği de farklı bir şey değil.)

Yasa’nın Ölümü

Hafıza deyince işin içine bilinçdışı hafıza da giriyordur ya, ben konunun uzmanı olmak şöyle dursun, iyi bir okuru bile sayılmam diye, günahı boynuna, bir uzmanına sırtımı verip, özellikle edebi yazının bir yerden sonra bilinçdışına ulaşma çabası olduğu söyleniyor diyeceğim.

Sonra bu yazma işinin okumayla da bir ilgisi olsa gerek. Genellikle bizden öncekilerin yazdıklarını okuya okuya öğreniriz yazmayı, isteriz ki o yazılanlara biz de bir cevap vermiş olalım. (Yok yahu direkt bunu demeyecektim. Ama yazana kadar unuttum gitti ne diyeceğimi. Baştan alıyorum:) Bizden önce yazmış olanların kurduğu hafızayla, arşivle temasa geçeriz. Uzun yıllar boyunca sürmüş o diyaloğun, daha doğrusu “kolokyum”un tanığı olmanın başlı başına bir hazzı vardır. (Hah işte bunu diyecektim.) Sonra biz de parçası olmak isteriz sohbetin. Hayatta yüz yüze gelemesek de okuyup yazarak sofrasına oturabiliriz –sözgelimi– Bahtin’in.

O güzel sözü bir kez daha hatırlatmama izin verin lütfen (sahi siz kimsiniz?): “Yazmak susmaktır”, çünkü yazmak başka türlü konuşmaktır (işte kendimi pis bir sözmerkezci ilan ettirmek için gerekli delili de verdim) – normalde konuşmadığımız bir konuda (her allahın günü “niye yazıyoruz?” gibi sorular soran var mı size? – bana yok valla), normalde konuşamayacağımız bir biçimde, normalde konuşamayacağımız birilerine konuşmaktır.

Beni sözmerkezci ilan edeceklerin pîri (rahmet olsun, huzur içinde yatsın), hiç aşinası olmadığım ama tektanrıcılığın ortak fikirleri dolayısıyla şöyle böyle içeriğini sezdiğim bir şey söylüyordu (mealen): Yazmak Yasa’nın ölümünü ilan etmektir. Sırf bunun için bile değmez mi yazmaya?

Eşitlik fikrinin filozofu da modern yazının eşitliğin bir sahnesi olduğunu söylüyordu: Kuralları ve ölçütleri içeriden tanımlanan edebiyatın kapıları herkese açıktır. Gündüz aslan avlayanların gece yazmak için kimseden icazet almasına gerek yoktur. Yazdığının hakkını verdiği sürece edebiyat sofrasındadır.

Sonra bir de “Yazmak öldürmektir” var. Daha ne olsun? Vur pençe-i Ali’deki

Yok yok, çok büyütmemek lazım: Yazmak hepi topu bir iletişim faaliyetidir; geleceğin yerini tutmaz, sadece yokluğunda daha az yalnız hissettirir kendimizi.