Göstergenin Bedeni: Kısa Bir Diyalog

“Las Meninas”

İnsanın “meramını anlatması” çok zor bir şey – röportaj, diyalog, söyleşi. Bana soru sorduklarında, soru bana bir şey ifade etse bile çoğu zaman söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını fark ederim. Sorular ayrı bir şey olarak üretilir. Dört bir yandan, fark etmez neresi olduğu, gelen öğelerle kendi sorularınızı üretmenize izin verilmezse, sorular “önünüze konursa” söyleyecek pek bir şeyiniz olmaz. Problem inşa etme sanatı önemli bir şey: Çözüm bulmazdan evvel problem, problemin ifadesi yaratılır. Röportajda, sohbette, tartışmada bunlardan eser yoktur. Tek başına, iki veya daha çok kişiyle kafa yormak, düşünmek bile yetmez. Hiç yetmez. İtirazlarsa daha da beterdir. Ne zaman birisi bana itiraz etse “Tamam, tamam, başka bir konuya geçelim” demek gelir içimden. İtirazların hiçbir katkısı olmamıştır bugüne kadar. Birisi bana genel bir soru sordu mu da gene aynı. Varılması gereken hedef sorulara cevap vermek değil, çıkmaktır, soruların dışına çıkmak. Birsürü insan ancak soruları temcit pilavı gibi tekrar tekrar ısıtarak dışarı çıkacağımızı düşünür. “N’olacak bu felsefenin hali? Öldü mü? Aşacak mıyız onu?” Resmen ızdırap. Sorunun dışına çıkabilmek için ha bire soruya dönerler. Ama böyle asla çıkamazsınız sorunun dışına.

Deleuze-Parnet, Dialogues, Flammarion, 1997, s. 7 (kendi çevirim).

 

–Merhaba hoş geldin.

–Hoşbulduk.

Foucault’nun Manet konferansını çevirdin, Kelimeler ve Şeyler’deki “Velazquez” bölümü de eklenmiş peşine. Biraz bu kitap üstüne konuşalım.

–Konuşalım.

–İlk Foucault çevirin değil.

–Hayır değil. Daha önce Raymond Roussel’ini çevirmiştim. Bir de “inédit” denen türden iki metnini: Güzel Tehlike ve Büyük Yabancı.

–Niye çevirdin bunları?

–Canım çevirmek istiyordu onun için. Şaka bir yana, vaktiyle bazı metinlerini Fransızcasından okumuş ve o sıralar çevirmenlik yapmadığım halde, bir gün Foucault’dan bir şeyler çevirmeyi hayal etmiştim. Fırsat ayağıma gelince de reddetmek istemedim.

–Sadece tesadüf mü yani?

–Hayır değil. Her tesadüf gibi bir hazırlık aşaması var aslında:

–Bir ara filozofların edebi metinleri nasıl okuduklarına merak sarmıştım. Önlerine ne tür sorular koyuyorlar diyordum kendi kendime. Bir felsefi edebiyat eleştirisi varsa nelerle meşgul oluyor? Sonra Bachelard ile Foucault’nun edebiyat okumalarını karşılaştırmak gibi bir hevese kapıldım (neyse ki çabuk geçti), tam o sıralar Raymond Roussel’i çevirme teklifi geldi. Yeni girmiştim mesaili bir işe, ama yapmak istedim.

Güzel Tehlike ve Büyük Yabancı da edebiyatla ilgili.

–İlki için yazma ve dille ilgili demek daha doğru olur gibi.

–Öyleyse Foucault’nun edebiyatla ilgili epey metnini çevirmişsin.

–Pek sayılmaz. Bundan çok daha fazlası Sonsuza Giden Dil’de toplanmış.

Manet nasıl çıktı karşına?

–İngilizcesine rastlamıştım bir yerde. Okurum diyordum ki Fransızcasını gönderip çevirir misin diye sordu bir meslektaşım. “Las Meninas” da vardı işin içinde. Benim belki en sevdiğim metnidir Kelimeler ve Şeyler. Sanırım açıktan politik olmadığı, solculuk oynamadığı için o kadar tutulmuyor bizde. Ben orada hem üslubuna hem de yöntemine hayranım. En çok isteyeceğim şeylerden biri Kelimeler ve Şeyler’i çevirmek olurdu. Bir parçasını da olsa çevirmiş olmaktan memnunum. Üslubunu “tekrarlamak” kolay değildi ama boğuşmak hoşuma gitti. İyi bir editörüm de olduğu için ortaya çıkan metin konusunda içim rahat.

–Resimle, sanatla aran nasıl?

–Valla çok ilgim olduğunu söyleyemem. Yüzeysel bir kültür benimki. Ama üstüne yazılmış güzel bir metni takdir etmekten de âciz değilim. Manet konferansını çok sevdim. Edebiyat yazılarındaki yaklaşımıyla karşılaştırılabileceği geldi aklıma. Daha doğrusu, okurken ve çevirirken böyle bir filozof resme nasıl bakıyor diye sordum kendime. Onu anlamaya çalıştım.

–Nasıl bakıyor peki?

–Hiç filozofça değil.

–Ne demek istiyorsun?

–Aslında Foucault sanatla, sanat tarihiyle ilgilenirken adeta sanat tarihçisi gibi, edebiyatla uğraşırken edebiyat eleştirmeni gibi davranıyor. Manet’de tabloların olası “mesajları” gibi bir şeyle hiç ilgilenmiyor örneğin. Roussel’i okurken de onun göstergeyi nasıl manipüle ettiğine bakıyor uzun uzun. İkisinde de “biçimci” diyeceğim, biraz haksızlık etmek pahasına.

–Haksızlık nerede?

–“Biçimci” teriminin, biçimi içerikten yalıtılmış bir şeymiş gibi sunmasında. Biliyorsun, Rus Biçimcilerine bu adı verenler de Stalinistler. “Toplumsal ilişkilerle ilgilenmiyorlar, öyleyse biçimciler” gibi bir indirgemecilikle.

–Foucault da Roussel’de veya Manet’de toplumsal ilişkilerle ilgilenmiyor ama!

–Şüphesiz. Bu anlamda da anti-Stalinist! Ama biçim ile içeriğin karşılıklı bağlarını bilmeyecek biri olduğunu düşünecek değiliz herhalde.

–Evet, Adorno gibi bir “hakikat içeriği” peşinde görünmüyor.

–Hayır, en azından Roussel’inde ve Manet’sinde.

–Bu iki metin arasında başka bir ilişki var mı?

–Bana öyle geliyor ki ikisi de göstergenin “beden”iyle ilgileniyor – yani, gösterenle: Roussel’de yaratıcılığın merkezinde duran cinanslarla, neredeyse özdeş ses dizilerinin manipülasyonuyla, vs.; Manet’de ise tuvalin yatay ve dikey hatlarının tabloda kullanılmasıyla, derinliğin tıkanmasıyla, ışıkla ve öznenin konumuyla.

–“Beden” deyince pek çok şey geliyor insanın aklına. Özellikle de şu “Ruh bedenin hapishanesidir” sözü.

–Doğru. Ben de sanat eleştirisinde Nietzscheciliğe devam ettiğini düşünüyorum: Gösteren-gösterilen çiftinde bedensel olan gösteren’le ilgileniyor.

–Derinlik metaforlarının reddi bir bakıma.

–Herhalde öyle. Tabii Barthes’ta da var aynı eğilim. Onun için daha rahat söyleyebilirim bunu: Özellikle Derrida’yı okuduktan sonra istikrarlı biçimde gösterenle ilgilenmek gerektiğini vurguluyor. Perec’in Kayboluş’unu, Pırpır’ını hep bu gözle okuyorum: Büyük Öteki’nin düzenlediği varsayılan gösterilen düzlemine alternatif olarak gösteren düzleminde keşif yolculuğu. Göstereni gösterilenin hapishanesinden çıkarma çabası belki.

–Peki buradan ne çıkar?

–Zor soru. “Ne çıkmış?” diye de sorulabilir ama ben o kadar hâkim değilim edebiyat tarihine. Haksızlık etmek pahasına, “Tekerleme çıkar” diyeceğim gösterenin tek başına özgürleşmesinden. Bana öyle geliyor ki göstergenin bedenini savunmak temsilin özerkleşmesi sürecinin bir parçası. Hani punk’çı olmadığı halde saçını punk stili kestirmeye giden sürecin.

–Peki burada bir özgürleşme yok mu?

–Var elbette. Bir rahatlama var. Ama içimdeki muhafazakâr adam “Punkçu değilsen saçını punk stili kestiremezsin,” diyor. Bir de  “biçim ile içerik birbirinden ayrılamaz” şeklindeki (hani neredeyse “dogma” diyeceğim) modern aksiyomdan şüphe etmemiz gerekmiyor mu bu durumda?

–Evet, ayrılabildiği düzeyler var, haklısın. Zaten asıl önemli sorular da bunu kabul ettikten sonra çıkıyor karşımıza: Biçim kendi içeriğini yaratabiliyor mu, nasıl? Biçimsiz içerik diye bir şey olur mu? Oluyorsa başı kesilmiş tavuk gibi oradan oraya geziyor mu?

–Bu sorular bir yerden sonra Türk modernleşmesine de bağlanan sorular değil mi?

–Ben seni sorguya çekecektim, sen bana kazık sorular sormaya başladın. Ya, evet, ben de öyle bir bağ kurulabileceğini düşünüyorum. Mustafa Kemal’in reformlarının çoğu biçimle ilgilidir: En nihayetinde alfabe de kıyafet de biçime yakın durur, ama büsbütün içeriksiz midir bunlar? Biçimlerin değişmesi içerik düzleminde hiçbir şeyi değiştirmedi mi?

–Gene sen soru sormaya başladın: Ben hepi topu çevirilerimden söz edecektim.

–Ama modernleşme bahsini sen açtın.

–Haklısın, girmeyecektim o topa… Sadece çok uzak olmadığımızı söylemek istemiştim. Bu şekilde bahsedince sanki soyut bir şeyden ibaretmiş gibi görünüyor ya tartışma.

–Bir de bir tvit atmıştın sen: “Beden is the new ruh” diye.

–Evet attım, artık metafiziğin nesnesi beden gibime geliyor, ondan. Sadece yüceltme anlamında değil. Özellikle inanç konusu olması hasebiyle. Ama bu bambaşka bir konu, halimiz olursa başka bir gün belki bunu tartışırız.