İlk Temas, Papua Yeni Gine

Avrupalıların büyük oranda on sekizinci yüzyıl civarından yirminci yüzyılın başlarına dek başka toprakların yerli halklarıyla (tabii işgalci, sömürgeci) “ilk temas”, “ilk karşılaşma” hikâyeleri özellikle ilgimi çekiyor. Çok büyük oranda beyaz işgalcinin anlattıkları üzerinden de olsa aradaki teknoloji, dil, kültür farkının yarattığı uçurumu takip etmek ve o anların dehşetini akılda canlandırmak merakımı gıdıklıyor. Daha önce de buralara Muzaffer ile Yamyam ve Hain Tercüman Squanto diye iki not karalamıştım bu minvalde.

Papua Yeni Gine’yle ilgili bir kitap düştü önüme. Son haftalarda onu karıştırıyordum, çok derinlikli olmasa da tertemiz bir belgesel çalışmaymış, zevkle kurcaladığım için altını çizdiğim birkaç noktayı da buraya bırakmak istedim.

Papua Yeni Gine ile ilgili enteresan durum, epeyce geniş bir insan kitlesinin dış dünya ile temasının 1930’lar gibi geç bir tarihe kalmış olması. Ada çok daha önceleri “keşfedilmiş” olsa da, en başta kayda değer bir sömürü potansiyeli görülmediği için ilk temaslar kıyıda yaşayan birtakım yerlilerle kısıtlı karşılaşmalardan ibaret kalıyor ve bu durum uzun süre böyle gidiyor. Ayrıca ada kıyılardan itibaren dik bir şekilde yükseldiğinden dolayı Papua Yeni Gine’nin iç bölgelerinde yerleşime uygun, düzlük alan olmadığı, adanın adeta yekpare bir volkan yapısında olduğu varsayılıyor ve iç bölgelere ulaşmak için zahmete girilmiyor.

İşler böyle giderken Avustralyalı beyazlar 1920’lerde adanın kolay ulaşılan bir kısmında, kıyıdan birkaç kilometre içeride altın buluyor. İlk madenciler hızla dünyalıklarını yapıp da havadis yayılınca Avustralyalılar açısından da bir tür altına hücum hareketi tetikleniyor. Önce kıyı bölgeler iyice aranıp taranıyor, fakat arazi tükenince gitgide daha içerilere sokulmaya başlıyor madenciler. İşte yukarıda bahsettiğim kitaba konu olan maceranın aktörleri Leahy kardeşler de burada devreye giriyor ve adanın içerilerine doğru bir altın arama seferberliği başlatıyorlar. Seferberlik sonucunda anlaşılıyor ki adanın ortası yekpare bir dağdan değil dizi dizi yaylalardan oluşuyor ve küçük kabileler halinde yaşayan on binlerce insana ev sahipliği ediyor. Merkezi bir toplumsal örgütlenmenin olmadığı, her kabilenin komşu yamaçtaki kabileyle kanlı bıçaklı olduğu bu dünyada herhangi bir kimsenin kendi klanından kopup da öldürülmeden beş on kilometre yol kat etmesi imkânsız olduğundan ve coğrafya da kıyıya kolay yol vermediğinden, buradaki insan topluluklarının o zamana dek dış dünya ile anlamlı bir teması olmamış. Öyle ki, yazarların 1980’lerde röportaj yaptığı yaşlılar “Dünyada bizden başka kimse olduğunu bilmiyorduk,” türünden şeyler söylüyorlar.

Neyse, elimize o zamana dair pek çok bilgi (ve belge!) ulaşabilmiş olması bir yerde büyük şans. Mick Leahy sürekli günlük tutuyor ve işin güzeli, o sıralarda yeni yaygınlaşan bir Leica fotoğraf makinesini boynuna takmış, dünya kadar da film almış, Papua Yeni Gine’yi fotoğraf çeke çeke geziyor. Aşağıdakiler, hayatında ilk kez beyaz adam ile karşılaşan yerlilerin beyaz adamı gördükleri anda çekilmiş fotoğraflarına örnek.

En baskın yüz ifadesi, rahatlıkla görülebileceği üzere, dehşet (en altta objektife sırıtan kişi madencilerin yanlarında getirdiği korumalardan biri). Ağlayanlar, inleyenler… Gerek o dönemde not edilenlerden gerek sonradan yaşlılarla yapılan konuşmalardan öğreniyoruz ki siyah adam, beyaz adamın “adam” olduğuna inanmıyor önce. Ölmüş atalarının bembeyaz ruhlara dönüştüğüne inandıkları için, bu gelenleri de ölmüş babaları, amcaları zannediyorlar (teyzeleri, halaları değil çünkü hepsi erkek). Öyle olunca ikişer gözleri ikişer çeşme, koyuveriyorlar inlemeyi. Hatta mesela beyaz adamın biri gidip de bir ağacın altına oturunca “Rahmetli gidip kendi diktiği ağacı buldu da altına oturdu, bak görüyor musun,” diye duygulanıyorlar bir hayli. Böyle böyle bir süre sinsi gibi beyazları göz hapsinde tutuyorlar. Beyazların özünde ölü olduğuna ve ölülerin de gündüz insan suretinde gezse de gece birer torba kemiğe dönüşeceğine inandıkları için geceleri adamların çadırlarına gidip sağlarını sollarını elliyor ve hâlâ etli olduklarını görünce şüpheye düşüyorlar. En son, iyice iz sürüp beyaz adamı kaka yaparken kendi gözleriyle izledikten sonra ruh olmadıklarına kanaat getirir gibi oluyorlar. Kararlarının kesinleşmesi ise beyazlarla yatıp kalkmaya başlayan yerli kadınların, bu insanların da tıpkı köydeki erkeklerinki gibi cinsel organlara sahip olduğunu gözleriyle görmesi sayesinde oluyor.

“sevişince anladık ki bunlar normal insan…”

Cinsel organ demişken, tuhaf kıyafetler içinde beyaz adamı gören yerlilerin aklına da hemen pipili mipili şeyler geliyor. Bir dayı anlatıyor: “Bu kıyafetli, beli kemerli yabancıları görünce herhalde çükleri çok büyük de onu saklamaya çalışıyorlar dedik. Çükleri aşırı uzun olduğu için bellerine dolamışlar, bu tuhaf kıyafetleri ve kemerleri de o yüzden giymişler diye düşündük. Öyle düşününce de epey korktuk tabii. Hatta kadınlar sürekli tetikte bekliyor, yabancıları görünce ortalıktan kayboluyorlardı.” (So when we saw these new strangers… diye başlıyor orijinali, inanmayan açsın baksın.) Meğer yerel mitolojide de böyle koca çüklü kahramanları varmış Ginelilerin. Hefioza adında, dağ başında yaşayan bir maşallah varmış ve çükü aşırı uzun olduğu için pek yerinden kımıldamazmış. Bir yere gideceği zaman da çükünü kangallayıp bir sepetin içine yerleştirir, sepeti de omzuna atar öyle yola çıkarmış. Neyse bu hikâye daha uzun ama bana uyduruyor diyeceksiniz diye kesiyorum burada.

Bana ilginç gelen ve hoşuma giden noktalardan biri de Ginelilerin beyaz adamın kokusundan tiksinmesi oldu. Mick Leahy zaten her beyaz adam gibi yerlilerin berbat koktuğunu yazmış günlüğüne, ama bu kez en azından yerlilerin ne düşündüğünü de öğrenebiliyoruz. Gavey Akamo anlatıyor, köylerine birkaç yüz metre ilerde konaklayan beyaz adamın kokusunun onları hasta edeceğini düşünmüşler ilk başta. Hatta gidip bahçelerinde, hıyarların arasında yetişen güzel kokulu bir otu toplayıp burunlarına tutmuşlar bir süre, beyazların kokusuna maruz kalmamak için.

Ben tabii burada bir iki enteresan noktaya değip geçiyorum, hikâyenin bütünü öyle çok sevimli değil. Bol bol sömürü var, cinayet var. Ama oralarına değinesim yok. Aşağıya ilginç bulduğum bir iki fotoğraf bırakıp kaçıyorum. Bu çalışmanın video-belgesel hali youtube’da var. Kayıt berbat ama bakmayan isteyen olursa şurada.

kafa süsü olarak beyazların kampın etrafında bıraktığı balık konservelerini ve bisküvi kutularını kullanan iki yerli
ilk kez aynaya bakanlar
aşırı tatlı olmaları

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *