Kısa Online Cemaziyelevvelim

İnternet sözcüğünü ilk kez nerede ve ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum, ama kavramın etraflıca izahını duyduğum an dün gibi aklımda. Doksanların herhalde ortalarıydı, dördüncü kat komşumuza bir çeşit Girit yemeği, bir şey dolması yemeye davetliydik. Ev sahibi Celal amca, eşi Safiye teyzeyi göstererek “İşte giriyorsun, yazıyorsun Safiye Güler diye, sana tek tek sıralıyor Safiye Güler’in adresi ne, kaç çocuğu var, kaç parası var, saç rengi, göz rengi… Hepsi çıkıyor,” diye çok kendinden emin bir resim çizmişti. Evet, Celal amca belki karısının dijital alanda kaplayacağı alanı abartarak ve sosyal medyayı filan onyıllar öncesinden aşırı-öngörerek de olsa idare eder bir internet tarifi ortaya koymuştu. Ve sofradaki diğerleri olarak sohbete iştirak edecek ampirik bilgimiz ve durumumuz yoktu, hayretlerimizi ifade edip dolmaya yumulduk.

Kompüterin Bilgi Sayamaması
prince of persia (1989)

Ama tarif o kadar da idare etmedi. Öncelikle, benim internetle bilgisayarın ayrı şeyler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Başına oturup elleyebildiğim ilk bilgisayar, komşumuz Mert’in abisinin bilgisayarıydı. Mert bilgisayara ancak abisi ortalarda yokken erişebiliyordu ve erişiminin kapsamı da komut ekranına prince.exe gibi bir şey yazmaktan ibaretti. Ben bu işin bu kadarla kalmaması gerektiğine hükmederek, Mert’in bir tur oyun açışını izledikten sonra başa, DOS ekranına dönülmesini rica ettim ve yanıp sönen imleci bilgiye aç gözlerimle sımsıkı kavrayarak siyah beyaz ekrana -belki de büyük harflerle-

cuneyt arkin

yazıp enter tuşuna bastım. Muhtemelen kafamda seksenlerin ve erken doksanların “bilgisayar=uzay gemisinde her şeye dair bilgi ve haber veren makine” denklemiyle Celal amcanın “internet=karım dahil bütün insanların şeceresini okuyan altyapı” izahatını birleştirerek yapmıştım. Ne yazık ki, beklediğim yönde bir sonuç alamadım.

ibrahim tatlises

sorgusunun da yine anlaşılmayan bir dilde siyah-beyaz kestirmeden bir cevap alması sonucunda bilgisayar denen nesneyle tanışmam, o boktan hoplayıp zıplamalı oyunu da pek kıvıramadığımdan dolayı, esasında ağır bir hayalkırıklığı olmuştu.

Vekaleten İnternet Kullanımı (Kota 1.44 MB)
şahin’in bilgisayarı (temsili)

Ardından Şahinler internet bağlattı. Ya da bağlatmadılar da Şahin dünya-çapında-ağa 146’dan Türk usulü sondaj vuruyordu, emin değilim. Herhalde insan zihninin en ileri muvaffakiyetlerinden birinin tecessümü olan bu sistemi kanlı canlı ilk defa Şahin’in Pentium 75 yatık kasa bilgisayarının bombeli ekranından gözlemlemiş olmalıyım. Hemen uluslararası veritabanlarındaki Latince elyazmalarını sayfa sayılarına göre listeletip… Öyle olmadı tabii, süreci yüzde yüz hatırlamasam da, büyük ihtimalle çok da giyinik olmayan bayan kişi resimleriaramışızdır. Fiber optik kablolarla okyanuslar geçen, bakır kablolarla kayalardan aşıp, yeraltını oyup evlere giren bu insanüstü icat bize dünyanın öbür ucunda, dillerini kelime kelime anlamaya başladığımız -en az bizim kadar- iğrenç ergenlerle karşılıklı hello, hay diye yazışma imkânı ve meme resmi getiriyordu. Şahinlere öyle her gün her gün gidilemediği için oldukça ileri görüşlü bir teknoloji atılımıyla bu yıllarda interneti bir süre Proxy üzerinden kullandım. Yani şöyle ki: ben Şahin’e 1.44’lük floppy disk veya diskleri boş olarak takdim ediyordum, Şahin de internete o hafta yeni gelmiş içeriklerden bir seçkiyi disklere yazdırdıktan sonra inşallah birkaç gün içinde geri getiriyordu.

Bunlar tam doksanların ortaları gibi cereyan ediyor olmalı. Doksanların sonuna dek internetin işe yarar bir şey olduğuna dair bir izlenim edindiğimi hatırlamıyorum. Evinde interneti olanların sohbetlerinden de aysikü dışında pek bir şey kalmamış kulağımda. Benim internetle güreşim 2000’ler biraz ısındıktan sonra başladı.

Dar Alanda Kablo Savaşları
yazıyla bir, sayıyla bir soket

Yurtta kalmaya başlayınca, yurtta 10 metrekare odada başka insanlarla kalmaya başlayınca, yurtta 10 metrekare alanda beş başka erkekle kalmaya başlayınca bir şekilde bir bilgisayar edindim ve internete roket hızıyla girdim. Roket hızıyla diyorum; çünkü üniversitelerde belki internet hızı hâlâ iyi, ama o zamanlar halkın kullandığı internetle belli başlı üniversitelerin sağladığı hız arasında müthiş uçurum vardı. Fakat bu müthiş hızlı internete kabloyla giriliyordu. Kabloyla giriliyordu ve bazen genişçe bir koli boyutundaki odamızda kablo sayısı haddinden fazla oluyordu. Birine dersanesi laptop hediye etmiş, ötekine eksik kalmasın diye babası kargoladı, beriki zaten yatay geçişle bilgisayar mühendisliğine -bilgisayarını kordonundan sürükleyerek- gelmişti… derken bizim konsantre genç erkek aromalı odacığımız mini bir internet kafe görünümü aldı. Dört internet istemcisine karşılık duvarımızda internete açılan tek bir delik mevcuttu. Bu şartlar dolayısıyla hayatımın proxy’li internet dönemini kronometreli internet dönemi takip etmeye başladı. On dakikada bir birimizin kablosu çekilip öbürümüzünki takılıyordu duvardaki tek dişi sokete. Arktan tarla sulayan çiftçiler gibi, sırayla taze beyinlerimizi internetin nimetleriyle nemlendirip avcarlıyorduk. Üstüne bir de o dönem bizim üniversitede göze çarpan bir nüfusa sahip görme engelli arkadaşlar (ana kapıdan girince yurdun ilk odası olmamız sebebiyle) acil internet ihtiyaçları olduğunda koşarak içeri girip kapıdan ucu kendi laptoplarına giden bir kablo uzatarak biraz internet isterlerdi. Öyle olunca odamıza bir hüzün çöker, kronometremiz boynunu büker, baytlar ağlardı. Elbette başka pek çok şey vardı ama bu internetin o zaman beni en çok oyalayan yerleri şunlardı:

1) Gelmiş geçmiş en iyi, en faydalı, en mucizevi P2P yazılımı olan SoulSeek
le mavi kuş

Dijital müzik dosyası biriktirme işini en ciddiyetle yapanların toplandığı, plaklardan dijitalleştirilmiş tematik albüm koleksiyonlarının barındırıldığı, yeri geldiğinde Avrupa’nın orasında burasında işitsel-görsel kütüphanesi olan üniversitelerde okuyan öğrenci-kullanıcılardan falanca CD’yi ripleyip göndermesini rica edebildiğimiz über müzik paylaşım platformu idi. Hâlâ öyle de, biz arşivciliğe su koyverdik. SoulSeek sayesinde dünyanın dört bir yanından (Türklerin sürekli elma çayı içtiğini düşünen) yüzlerce insanla tanıştık. Terabaytlarca verisini onlarca diskimize buyur ettik, hâlâ o yılların ekmeğini yiyoruz. Bir gece bir dosya akarken baktım ki normalde atıyorum 20 kbps gibi bir hızla gelmesi gereken dosya 330 gibilerden kabloları yaka yaka iniyor. Anladım ki okuldan bağlanan bir vatandaş. Açıp baktım, manyakcanavar diye bir kullanıcı. Arşiv de güzel. Arşivi hızlı da olsa böyle gıdım gıdım ağ üstünden indirmektense hiç olmazsa CD’lere çekilmiş derlemeler halinde takaslaşmak umuduyla yazdım helloyu. Zaten simaen tanışıyormuşuz, bu vesileyle sohbetimiz de oldu. O gün bugündür ahbaplığımız devam ediyor. Soulseek’i daha dünya kadar anlatırım da, şimdi konsept dar.

2) Ekşi sözlük:

Yakın zamanda vefat etmiş bu platform o zamanlar herhalde özgün içerikli Türkçe internetin yarısına filan denk geliyordu. Üye olmak öyle kolay değildi, biz de sayısız ekşisözlük klonunda örgütleniyorduk. Doktor Nazım ve Oya ile oralardan tanıştım, bak şimdi hatırlıyorum. Ekşi sözlük için üyelik başvurularının açıldığı gün de  aklımda. Dışarıda bir yerde olmam gerekiyordu ama Ali Rıza bütün gün odada yatacak gibi görünüyordu. Ya trafik yoğunluğundan sayfa görüntülenemiyordu ya da başvurular belli bir saatte başlayacaktı, hatırlamıyorum. Ali Rıza’ya hangi adrese girip ne yapacağını izah edip mecburen odadan ve internetin başından ayrıldım. O da sağolsun bana bir hesap almış ve dehri mahlasıyla erken sosyal medyada ilk şubemi açmama vesile olmuştu. Sonradan ciddiyeti olan entrylerimi tek tek el yordamıyla silip yok ettimse de buraya yıllarca yazı döşedim. Müzik yorumundan örgüt propagandasına geniş bir yelpazede kimse için ehemmiyeti olmayan eserler verdim.

Derken bir gün Ayça biz bir kısım sözlükçüyü akşam çaya davet etti. Kendisiyle, Süleyman’la ve kedileriyle o zamandan beri sohbetimiz sürüyor. 10 yılı geçmiş sanki. Kaçakçı-şair Mehmet Said Aydın’ı da o akşamdan tanıyorum. Kendisini senede bir İstanbul’da olmadık noktalarda yakalayıp sitem ediyorum. Bu da bir tür ilişkidir, razıyız. Sonra efendim Ayçalar üstünden Bay Gün Zileli, Ceren, oradan Melih, oradan Adalar…

O minvalde, üniversite bitecek sıra dedim ki ben bitirme tezine anarşizm manarşizm bir kulp bulayım, yoksa çok sıkıcı meseleler. Açtım sevgili internetten o aralar anarşizm-edebiyat bilirkişilerinden biri olduğuna kanaat getirdiğim Süreyyya Evren’e e-mail attım, ne yapayım diye akıl istedim. Akıl vermedi, “ben bu ara meşgulüm ama bizim Kürşad Kızıltuğ bu işlerden iyi çakar,” diye beni başka adrese yolladı. İyi ki de öyle yapmış, Kürşad’la yıllarca yarenlik ettik. Ucundan kıyısından çevirmen olduysam bir numaralı motivatörü ve organizatörü odur.

Zaman geçti, internetler hızlandı, kablolar azaldı, her yer megabayt oldu. Biz de internette kendi yerimizi açtık. Şahin’le habire birbirimizi “blog açalım” diye dürtüp duruyorduk. Sonunda (çok içtiğimiz) bir gece kitaplıktan rastgele kitap çekip, kitaptan rastgele sayfa açarak polisantrik isminde karar kıldık. Bir sene kadar ikimiz de yazmadık. Sonra namus meselesi yapıp bloga el koydum ve minik bir blogger oldum. Klavyem açıldıkça yazıların altına tek tük yorum girenler de olmaya başladı. Kimi yazılar 10.000+ hit alıyor, cayır cayır paylaşılıyordu. Gagavuzca vb. dil meselelerine dair yazdıklarımı beğenen ve altına düzenli yorum giren, iyi dileklerde bulunan noordinatör diye biri vardı örneğin. Kendisinin editordinaryüs Selahattin Özpalabıyıklar olduğunu çok geç keşfettim. Çevbir’in partilerinde ve bilumum yazıhanede arada denk geliyoruz, dehri diye tanıtmadıkça beni pek tanımıyor. Sonraaa, bir ara Murat Uyurkulak’a sarmış, nasılsa beni pek okuyan yok diye gıyabında serbest sallıyordum. Bir gün kendisinin bu yazıları RT’lemiş olduğunu görünce internete çok ellersem internetin de dönüp beni elleyebileceğini gördüm bir nevi. Ha bir de, bir gün vapurla Beşiktaş’a geçerken Oscar haini kolumdan tutup üst salondaki sevgili Uyurkulak’ın önüne attı beni, “Abi hakkında internete bok bok şeyler yazan adam işte bu!” diye. Allahtan üçümüz de sarhoş ve terliydik, oturup roman eleştirisi filan konuşmadık. Sıcak sıcak öpüşüp ayrıldık.

Sonra bir ara benim kitap çevirisinden yediğim kazıkları anlatan bir blog yazım yürüyüp yayıldı. Bir gün -ki o gün gökte yıldızlar hizalanmış, Şark’tan üç amatör ilahiyatçı gece göğüne bakarak yola düşmüştü- e-mail kutuma nur indi. “Hakkını yedilerse gel birlikte arayalım tatlı kıs  xOxO” diyordu Savaş K. imzalı mesaj. Erkek olduğumu ve zaten Çevbir’e üye bulunduğumu söyledimse de nihayet bir şekilde gönlümü kaptırdım. Kendisiyle itişli kakışlı, cırmaklı seviş-sövüş ilişkimiz dura kalka o gün beri yürüyor. O kapıdan ziya girdi, sadece ziya değil başkaları da girdi ama şimdi burada bütün cool ve hip çevirmen camiasını isim isim saymam lazım, imkânı yok.

Bütün bunlar oladururken twitter çıktı. Blog ile güçlendirilmiş twitter mesaim sürecinde Oskar B. Amelfitan diye bir çakal yayıncıyla da yollarımız kesişti.  Bana özel mesaj yoluyla kakalamaya çalıştığı çeviriyi o sıra kabul edip yapmadımsa da sonradan çok ihalelere girdik, çok güveçler yedik, çok dedikodular yaptık. Kıymetliler kıymetlisi, fahri aile baştabibimiz ve en yüksek kalitede iyilik ve incelik ve hümorlu sohbet menşei Ebruhocacım’ı da bu siteye borçluyum tabii.

Hah, tam da bu yüzden -borçluluk bahsinden dolayı- giriştim bu yazıya zaten. Geçenlerde twitter bağımlılığımın ne derece ilerlemiş olduğuna isyan eder ve internetine de sosyal medyasına da lanet edip telefonumun ekranını çekiçle parçalarken bir an durup aklımdan çok hızlıca bu yukarıdaki satırları geçirirken buldum kendimi. İnternet pek çok insan için pek çok başka başka şey demek olabilir, ama benim için son tahlilde telefona yapışık olmadığım anlardaki hayatımın pozitif bileşenlerinin büyük çoğunluğunu da borçlu olduğum bir mecra. Araşıp görüştüğümüz, güzel masalarda oturduğumuz insanları da -bir nevi- download etmişim hani. İlk defa gittiğim şehirlerde, hatta ülkelerde internet-insanları tarafından kucaklandım: Moskova’ya gözüm o güne dek hiç karşılaşmamış olduğum Mustafa Yılmaz’ın Bulgakov turuyla açıldı. Daha geçen hafta yine hiç tanımadığım Almancı bir arkadaş, duty freeden viski siparişim var mıymış  diye mesaj attı. Neyse, liste yapmaktan yazı bitecek gibi değil. Sevgili internet, korkma, belki -diğer sevdiklerim gibi- seni de yüzüne karşı övgüden mahrum bırakıyor olabilirim ama yerin kalbimin en derinlerinde. Akışa devam.

Bir de yani bu kadar genç insanı sürekli kandırıp üzmenin alemi yok. İnternet yokken insanlar akşamları şöminedeki ateşin karşısına geçip çıtırtısını dinlemiyordu. Star televizyonunu seyrediyordu, Türkçe konuşan çeşitli sakat sakat tiplerin birbirlerine el şakası yapışıyla eğleniyordu. Şimdi hiç olmazsa başka dünyaların tek tük güzel insanlarına da değebiliyorlar. Oscar bize Arjantin’den arsa bakıyor misal, araba parasına çiftlik satıyor adamlar. Kimbilir…

 

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.