Kitaplar, Kitaplıklar, Takıntılar ve Harman Viski

I

İbnülemin Mahmut Kemal anlatır; kitap toplama çılgınlığıyla ünlü (son derece de enteresan bir adam olan) Ali Emiri Efendi, bir dost meclisinde ayağa fırlayıp, hiç de yeri değilken, döneminin en etkili devlet adamlarından Mahmut Esat Efendiye hitaben şöyle der: “Ben bir Türk uşağı olduğum halde enfesün nefis binlerce kitabım var. Sen muazzam koca bir kadıasker olduğun halde kaç kitabın var be adam?” Kazasker hazretleri yanıt vermez. Ali Emiri de bir süre sonra gidip Mahmut Esat’ın elini öper, özür diler. (Çılgın ortamlar.)

Türkiye’de bir tane bibliyoman yaşadıysa herhalde o da Ali Emiri Efendidir (1857-1924). Bütün Osmanlı memurları gibi, küçük ve orta düzey memuriyetlerin peşinde memleketin bir o köşesinden bir bu köşesine uzun yıllar boyunca savrulup durmuştur. Hiç evlenmemiştir. Bilinen çocuğu yoktur. Muhtemelen eli ne kadın eline ne erkek eline değmiştir. Sigara, afyon, kahve, alkol, nargile… Elini sürmez. Hiç kumar oynamamıştır. Çarşıya pazara gitmez, kahveye oturmaz. Hiç fotoğraf çektirmemiştir. Annesiyle yaşar. Sahaflara gider. Tek tutkusu vardır: İyi kitapları toplamak. Yemeğinden giyiminden keser, açlığı susuzluğu göze alır, gece gündüz kitap peşine düşer. Hem de gittiği her yerde; Arabistan çöllerinden Makedonya dağlarına kadar. Muhtar Tevfikoğlu’nun aktarımına göre yaşamı boyunca, önemli bir kısmı eşsiz elyazması eserlerden oluşan 15 bin kitap biriktirir, ölmeden önce hepsini Millet Kütüphanesi’ne (Millet Yazma Eser Kütüphanesi) bağışlar; kütüphane de böylece kurulur. Ölene kadar kütüphanenin “nazırı” olacaktır. Kurum hâlâ varlığını sürdürüyor. Garibim, kitaplarının başından asla ayrılamaz. İçlerinde bir tane bile tırıvırı eser olmayan ve hepsi de memur maaşıyla alınan ya da rica minnet istinsah edilen 15 bin kitap, o dönemin şartları (ve ülkemiz… malum) düşünüldüğünde akıl almaz (gerçekten akıl almaz) bir koleksiyondur.

Ali Emiri Baba… Fotoğraf bile çektirmedin oturup resmini yapmış adamlar.

Ali Emiri Efendinin şahane manyaklığıyla ilgili bir anekdot aktarayım. (Salâh Birsel baldan tatlı üslubuyla çok güzel anlatır bu hikâyeyi.) Yıl 1915. Bir paşazade akrabası kadın, elinde bir yazma eserle sahaf Burhan Efendinin kapısını çalar. Elindeki eser için 30 sarı lira istemektedir. Burhan Efendi önce Maarif Nazırlığı’na başvurur, Nazırlık 30 lirayı çok bulur, kitabı almak istemez. Burhan Efendi daha sonra (elbette) Ali Emiri Efendiye kitabı satmayı teklif eder. (Eskiler sahaflar için Sahaf-ı bi-insaf derler ama Burhan onlardan değilmiş demek ki.) Ali Emiri adeta beyninden vurulmuşa döner; adını duyduğu ama hiçbir kopyasına rastlanmayan bir kitaptır bu. Rivayetlere göre, Ali Emiri parayı bulup getirene kadar Burhan Efendi kitabı başkasına satmasın diye adamı kendi dükkânına kilitler. Koştura koştura döner, kitabı alır. Söz konusu el yazması, Türk dilinin bilinen ilk sözlüğü olan kayıp Divanu Lugati’t-Türk’ün BİLİNEN EVRENDEKİ TEK KOPYASIDIR. Çığır açan bir keşif. Ziya Gökalp kitabı görmek ister, Ali Emiri göstermez. Başkaları yayınlamak ister, içeriğini kimse bilmemektedir çünkü, kitabın başına bir şey gelir korkusuyla sayın Ali Emiri bu teklifleri de reddeder. Satması zaten mümkün değildir. Sonunda 1.5 milyon Ermeni’nin tehcir ve soykırımının mimarlarından olan o korkunç insan, yani Talat Paşa araya girer, kitap yayınlanır; Talat Paşa gibi bir katili reddetmenin sonuçlarından korkar belki de Ali Emiri.

Ama yine de Ali Emiri Efendinin ölümünün ardından Yahya Kemal’in dediği gibi: “Muhtaç isen füyuzuna eslaf-pendinin/ Diz çök önünde şimdi Ali Emiri Efendinin!”

Bütün ömrünü kitaplara vermişti, biraz garipti ve çağının en benzersiz kitap toplayıcısıydı merhum Ali Emiri Efendi. Gerçi şimdi obsesif-kompülsif bozukluktan mustarip diyoruz böyle insanlara; halbuki eskiler sadece âşık derdi.

II

Buraya nereden geldik? Hayır, meselem sadece Tsundoku değil. Sosyal medyada biri, takip ettiği bir hesabın kitaplığının fotoğrafını paylaşmış: Bütün kitaplar ters dizilmiş rafa. Tabii halkımız böyle şeyleri affetmez, mezkûr kişinin anasına bol bol sövülmüş. Hâlbuki benim hoşuma gitti, velev ki amaç dekoratif olsun. Kendine ait bir alan kurmuş eleman, neden bizi rahatsız etsin ki? Kitaplıkların mahrem alanlar olduğuna inandığım gibi, kitapların da zerre kadar kutsal olmadığına inanırım. Ve hayır, bunlar birbiriyle çelişmez. İsteyen isterse leblebi külahı yapar kitabını, kime ne? (Nadir el yazmalarını yapmayın tabii, Ali Emiri Efendinin ruhu peşinize düşer, altınıza sıçarsınız rüyada.) İsteyen süs olarak tutar, metreyle ölçer, isteyen tutkuyla bağlanır, isteyen bütün ömrünü kitap toplamaya adar. Sevgili refikim, insanlığın ve Türk dilinin yüz akı Dehri Efendi kindle bağımlısıdır örneğin, evindeki çok sayıda matbu kitapla birlikte tabii (gerçekten de çok sağlam kütüphanesi vardır). Keyfince ve kendine ait bir dünya kurmuştur. Boşuna mı bunca seviyoruz onu?

Dostlarımın evine gidince kitaplıklarına bakmayı severim. Onların dünyasını ele verecek izler aramayı severim; çaktırmadan tabii… Öyleyse biraz da kendi mahremimden bahsedeyim. Uzun zamandır evde sadece ikinci kez okumaya değer gördüğüm kitapları tutmak gibi bir takıntım var. Üç yüz civarı kitap. Klasikler, modern klasikler, rubailer, sözlükler, tarih çalışmaları vs.. Okuyup beğenmediysem, yarım bıraktıysam, azıcık okuyup tahammül edemediysem yahut beğenip de ikinci kez okunmaya değer değildir dediysem çıkarıyorum elden. Herhangi bir kitabın beni kendine bağlamak için yarım saati var, bağlayamazsa el sallayarak uğurluyorum kendisini. Eski çalıştığım yayınevinin altına bir kitapçı açmıştık, aynı zamanda sahaftı da, epey kitap pasladım oraya. Sonrasında sahaf kuran bir dosta da bilabedel epey kitap vermiştim, hepsi de benim zorlu seçmelerimi geçemeyen kitaplardı. Dostlara da bol bol kitap ihsan ettim tabii. Size bir kitap veriyorsam iki ihtimal söz konusudur: ya kitabı çok sevmişimdir ve tekrar satın almak üzere size veriyorumdur, ya da pek sallamamışımdır elden çıksın diye size iteliyorumdur. Artık şansınıza. Niye böyle yapıyorum? Bilmiyorum. Keyfim öyle istediğinden belki. Ya da kitaba ulaşımım çok kolay olduğundan, mesleğim gereği yani.

Ama daha çok kitaplık benim kitaplığım olsun diye yapıyorum sanırım. Bu da bir çeşit hastalıktır belki de. Evdeki (nerdeyse) bütün kitapları okudum, hepsiyle ilgili (ne zaman, nerede, nasıl okuduğumla, ne hissettiğim ve düşündüğümle ilgili yani) bir hatıram var. Hatta tekrar okumlarımla ilgili hatıralarım da var. Bu durumun avantajları ve dezavantajları var elbette.

Avantaj: Elimi atıp herhangi bir kitabı çekerim, mesela Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma, oturup beş sayfa okurum. Her zaman lezzet verir. Kitaplığım beni asla hayal kırıklığına uğratmaz, üstelik dünya bu kadar hayal kırıklığıyla doluyken. Ayrıca okuyacak malzeme sıkıntısı çekmem; kitaplarımın hepsi kişisel onayımdan geçmiştir, ikinci-üçüncü-dördüncü kez aynı şeyleri okumayı sevdiğim için de tekrar okunacak kucak kucak malzemem olur. Gayet hoş.

Dezavantaj: Okuduğum kitaplarla ilgili hatıralarım bana yük olur. Belki dezavantaj dememeli buna, latif ve çekilesi bir yüktür bu. Ama yüktür işte. Sadece kitaplığa göz atmamla sayısız hatıra zihnime doluşur. Üstlerinde tozlar vardır. (Hem mecazi hem literally tozlar vardır, pis biriyim.)

Mesela Bolaño’nun Between Parentheses: Essays, Articles and Speeches kitabı. İspanyolcadan İngilizceye çeviridir tabii. Muhteşemdir. Şehir tarihçiliğinin en has insanı sevgili dostum Mehmet Kuru Kanada’dan bana hediye getirmişti. İyonya Denizinin nadide köşesi Zakhintos adasına birkaç yıl önce yaptığımız üç kişilik seferde okumuştum. Sonra orada kayboldu, otelde unuttum sanırım. Sonra o yolculuğu birlikte yaptığımız güzel insan (izin almadığım için ismini burada anamıyorum), büyük bir incelikle doğumgünümde tekrar aldı bana kitabı. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biriydi, doğumgünü merasimi hiç sevmememe rağmen. Sonra Marquez kitapları. Hepsinin üstünde şarap ve yemek lekeleri vardır. Kurtuluş’ta Onur’la (ki bilahare kendisine zorla çok sevdiğim bir kitabı çevirttim, yayınladım) kaldığımız evde, kapanıp haftalarca Marquez kitapları okudum. Yakındaki tekel bayiici abimiz şarap üretim işine girip sermayeyi batırmıştı. Kendi dükkanında kendi ürettiği şarapları el altından satıyordu epey ucuza. O şaraplar en manyak Kolombiya hikâyelerine eşlik etti. Sonra başka aziz gözler de değdi onlara. Hepsini sevgiyle anıyorum. Özellikle en iyilerden birini, Kötü Saatte’yi yani. Tabii Dostoyevskiler var, İhsan Oktaylar, İbn-i Battuta, Kunderalar, Tanpınarlar, Pelevin, Bulgakov, Misailidisler, İnalcıklar, Kara Kitap, David Harvey, Tomas Gonzalez, Sadri Sema, Şekspir, Corballis, Sohrab Sepehri’nin Farsça şiirleri vs… Hepsinde hayatımın bir lekesi var. Çoğu Türkçe, bir kısmı İngilizce, pek azı Farsça çeşitli kitaplar. Bazılarını ben yayına hazırladım, birkaç tanesini çevirdim. Baktıkça hem mükedder hem mutlu oluyorum. Onlarla birlikte bir hayat yaşadım; hepsini tanıyorum teker teker. 2012 sonbaharında Barcelona’nın en rezil otelinde kalıyorduk. Gerçekten tarihi merkezde ve gerçekten rezil, pis bir otel. Yatakta kan lekesi vardı, çantadan kıyafetlerimizi çıkardık, çarşafları atıp yatağın üzerine kıyafetlerimizi serdik. O sırada okuduğum Bolaño kitabının ağırlığından darlandım, şarap içiyordum, bir sigara yakıp balkona çıktım. Kafamı sağa çevirdim; sağda bir tabela. Kitapta bahsi geçen sokak. Tesadüf işte, ama o oteli sevmem için yeter sebep oldu bu.

Bir de kayıp olanlar var tabii. Ulan ben bu kitabı kime verdim acaba diye düşünüp de işin içinden çıkamadıklarım. Hatıralar canlı ama kitabın kendisi yok. Böyle yüzlerce şahsi örnek verebilirim, hemen hemen hepsi hatırımda çünkü. Ama uzatmayalım. Demek istediğim: Ali Emiri olmak da ayıp değil, gariban Oskar olmak da; hatta kitapları ters dizmek de ayıp değil. İyi kötü birkaç metrekarelik hayatlar kurduğumuz kitaplıklarımız için kimseye hesap vermeyeceğiz. Ar u namus şişesini taşa çaldık, kime ne?

Gerçi bazen şeytan dürtüyor; elden çıkar bu kitapların çoğunu, sadece üçüncü-dördüncü kez okunmaya değer kitaplar kalsın elinde. Belki benim bu kitap minimalizmim de sonunda tek bir kitaba doğru daralacak. Evdeki bütün kitapları atacağım. Hangisi kalır acaba geriye? Yeni Ahit kalır herhalde. “Ne mutlu ruhta yoksul olanlara!” Evin içinde sıyrık rahipler gibi gezerim artık. Dehri de beni iyi kitaplar ve orta kalite viskiyle doğru yola çekmeye çalışır.

İyi kitapları ve harman viskileri elinden eksik etmeyen ince bir ruhtur çünkü o.

Author: Oscar Амалфитано

başarısız editör, biçare mütercim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *