Olumlu Bir Arıza Hâli Olarak Muhaliflik: Haymatlos Nasıl Yapılır?

Her halta uyan, gözü kapalı yaşayanın karşıtı nötr bir ifade olmamalı, konformizm kadar fanatik bir arıza hali olmalı. Bir tutku olarak uyumsuzluk, itaatsizlik olmalı. İşte o sebeple benim bu anlama en yakın yerli sözcük önerim: Hasan Basri Aydın.

(İlk yayın: Ağustos 2013)

Konformizm sözcüğünün karşılığı için sözlükler diyor ki: Yürürlükteki kurum, ölçüt ya da koşullara, görece katı kalıplara, eleştirel bir değerlendirme yapmaksızın uyma. Korkunç bir şekilde buna “uymacılık” diye Türkçe karşılık önermişler. Uydurma öztürkçesi çok önemli değil de, bu sözcüğe bir zıtanlamlı arasanız ne dersiniz?  TDK herhalde “uymazcı” falan diyecektir, İngilizce zıtanlamlılar sözlüğüne bakınca da “nonconformist” diyor. İkisi de olmaz, yetmiyor. Her halta uyan, gözü kapalı yaşayanın karşıtı nötr bir ifade olmamalı, konformizm kadar fanatik bir arıza hali olmalı.  Bir tutku olarak uyumsuzluk, itaatsizlik olmalı. İşte o sebeple benim bu anlama en yakın yerli sözcük önerim: Hasan Basri Aydın.  

Kimdir? 

1932 Malatya doğumlu bir eğitimci. Yıllarca memleketin çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve mahpusluk yapmış. Öyle klişe 68’li, solcu hikayesi zannederseniz dev yanılırsınız. “Emekli  öğretmen ya işte” deyip sıkıcı bir yaşamöyküsü tahmin ediyorsanız da ters köşeye yatarsınız. Evet, memleketimizde bir elin parmağı kadar da olsa devleti, zaman zaman toplumun tamamını karşısına almayı göze alabilen cesur insanlar var ama, pek çoğu bu işi bir varoluş amacı haline getirmiş ve henüz bu işi bir asra yakındır sürdürebilmiş olmadığından, öyküleri Hasan Basri Amca’nınkinin yanında şimdilik biraz daha cılız kalıyor sanki. 

Benim bu dikkafalılık ve haysiyet şeyhi ile tanışmam tamamen tesadüfi oldu. 2001 senesinde İzmir Kitap Fuarı’nı bir aşağı bir yukarı arşınlarken, o anda imza günü olan -ve o sırada etrafında kimse olmayan- yaşlı bir adam seslendi. Ceylan Yayıncılık standında oturuyordu. Kelimesi kelimesine hatırlamasam da aramızda şöyle bir diyalog geçti. Kendisi önündeki kitaplardan birisini alıp benden tarafa doğru fırlattı ve “Genç arkadaşım, al bak bir karıştır” dedi. Ben çok gönüllü olmasam da bu kadar direkt bir karşılaşmadan kaçamayacağım için kitabı alıp arkasını okudum, içini karıştırmaya başladım. Kitap Tanrıya Mektuplar adını taşıyordu ve anlaşıldığı kadarıyla bu huysuz amcanın manitu ile hafiften kafa bulduğu, o sırada da yaşamöyküsünü aralara serpiştirdiği kısa denemelerden mürekkepti. İlginç bulsam da ilk başta almayı düşünmedim, fakat Hasan Amca “Bak sen al o kitabı, ben birkaç gün daha buralardayım. Beğenmezsen getir, sorun değil” dedi. E artık almamak imkansız oldu. 
Hasan Basri Aydın’ın muhteşemliği, Tanrıya Mektuplar‘ın edebi başarısından veya bir kitap olarak doldurduğu boşluktan değil, bu kitap vesilesiyle haberdar olduğum hayat macerasından ileri geliyor. Bir insan, hele dar gelirli, evli ve çoluk çocuklu bir insan, siyasi acımasızlığın zirve yaptığı yıllar boyunca nasıl olur da her gün, her hafta, her ay başka bir mesele üzerinden okul müdürüyle, kaymakamla, valiyle, NATO komutanıyla, başbakanla takışır, bakanlarla mahkemelik olur, defalarca sürülür de pes demez? Mevzubahis hayat hikayesi biraz bu. 

Haymatlos Nasıl Yapılır?

Bu hayat hikâyesi ile ilgili daha fazla detay edinebilecek bir başka kaynak da gazeteci Hasan Uysal’ın yazdığı Haymatlos Nasıl Yapılır? kitabı. Yine tesadüfen bir sahafta karşılaşıp aldığım bu nefis gazetecilik çalışmasının hikayesi de oldukça ilginç. Hasan Basri Aydın, az sonra değineceğimiz serüvenlerinin ardından vatandaşlıktan da atılınca, sesini duyurmak için “ilerici olduğunu sandığı” gazeteci Yalçın Doğan‘a bir klasör belge gönderir. Doğan, ilginç bulmamış veya gözü yememiş olacak ki bu klasörü çöpe atar. Fakat kader ağlarını örmüştür, Hasan Uysal adındaki genç gazeteci (bu arada muhteşem yazıları vardır Gri Yazılar kitabında derlediği) bu evrakı çöpten çıkarır ve üzerinde çalıştıktan sonra yarı-romanlaştırarak yanda resmi görülen kitabı 1988’de yayınlar. Sonradan bu hayat hikayesi iki tiyatro oyununa (Levent Kırca tarafından ve Ankara Halk Oyuncuları için Fuat Çiyiltepe tarafından iki ayrı oyun hazırlanmış) ve bir filme (kendisi de bir bayram tebriği yüzünden meslekten atılan Kaymakam Asım Aslan çekmiş) konu olduysa da bugün bunları pek hatırlayan var gibi görünmüyor.         

Nedir? 

Devletle itiş kakışının zirve noktası 1976 senesinde gerçekleşecek olsa da,

Kaos başlıyor.

hayatının bundan öncesi de pek öyle sakin ve sıradan geçmemiş. 16 yaşında ilkokulu dışarıdan bitirip eğitimine devam ederek sonunda öğretmen olan HBA, ilk kez 1956 senesinde DP aleyhine “laikçi” çıkışları nedeniyle Manisa’dan Malatya’da bir köy okuluna sürülüyor. Beş yıl sonra, yine Malatya’da bir ortaokulda görev yaparken ücretli derse giren kaymakam, öğrenciler üzerinde “baskı uyguladığı” için kaymakamla kavga ediyor ve sonunda kaymakamı tokatladığı için görevden alınıyor. 

Aile boyu protesto: HBA ve çocukları

Hocaları görevden alınan öğrenciler okulu boykot ediyor. Yetti mi? Yetmedi. Halk hükümet binasını ateşe veriyor, kaymakamı destekleyen belediye başkanının da evi dinamitleniyor. Ortalık fazla kızışınca bakanlık HBA’yı 1964’te pat diye askere gönderiyor. İnsan hiç olmazsa askerde uslanır diyenlerin ağzını açık bırakacak bir şekilde 1966’da NATO komutanına tekmil vermediği için askeri mahkemede yargılanıyor. Terhis olduktan sonra Kurtalan’da görev yaparken “Güneydoğu’nun Sorunları” üzerine yazı yazdığı için Vali tarafından yine görevden alınıyor. Yine öğrenci boykotu, yine kırılan camlar sonucunda göreve iade edilip Van’a sürülüyor. Bir süre sonra Çayırlı’da 50 köyü birleştirip bir kooperatif kuruyor. Şikayet üzerine açığa alınsa da köylüler hocanın altı aylık maaşını ödeyip Danıştay’a hoca adına dava açıyorlar. Davadan karar beklerken boş duramayan HBA, Filistin’e geçip Deniz Gezmiş’lerle beraber İsrail’e karşı savaşıyor. Geri dönüp bir Haşhaş Mitingi düzenliyor, cezaevine giriyor. O sıra mahkeme sonuçlanıyor, göreve iade ediliyor. Kooperatif işine devam edince yine sürülüyor. O sıralarda İsrail İstanbul Başkonsolosu Elrom öldürülüyor, bunu takip eden “balyoz” tutuklamalarında HBA da içeri alınıyor. Çıkıyor, içeri giriyor, görevden alınıyor, iade ediliyor döngüsü böyle sürüp giderken sene 1976 oluyor. 

Hayali ihracat” hadisesi yeni icad olunmuş, işin mucidi Yahya Demirel‘in icraatleri patlamış. Hasan Hoca buna karşı da eylemsiz kalamıyor ve gazeteye yandaki ilanı veriyor. “Bir baltaya sap” olamayışını “seymayeye dayalı milliyetçiliğe” bağlayıp, “milliyetçi olup zengin olmak istiyorum” diyerek Yahya Demirel’den yardım istediği bu ilan üzerine, tabii ki, Hasan Hoca tekrar görevden alınıyor vali tarafından. Uzun sürüyor mu bu durum? Hayır. Vali yanlış yasa maddesi üzerinden işlem yaptığından ve başka birtakım eksikliklerden dolayı hoca bu kez Şarkışla’ya sürülüp göreve devam ediyor. Burada İlçe Seçim Kurulu üyesi de oluyor, 1977 seçimlerinde MHP’den yana katakulli yapan kurul başkanını dövüp “haritada olmayan bir köye” sürülüyor. Köy gerçekten de bulunamayınca tekrar Şarkışla’ya atanıyor. Burada iki ülkücü öğretmenin burnunu kırıp Yozgat’a, oradan Nevşehir’e sürülüyor. 1979’da halkı isyana teşvik suçundan yargılanıp Mamak’ta yatıyor. Çıkınca da “Yettin artık” dercesine bakanlık hocayı meslekten atıyor. Yine Danıştay, yine bekleyiş derken HBA, Almanya’ya karısının yanına gidiyor. 

12 Eylül

Darbe de yeni cezalarla geliyor. Gıyabında 6 ay hapis alıyor, sonra başka bir mahkemede aklansa da para

etmiyor, 1981’de İçişleri Bakanlığı Hasan Basri Aydın’ın artık Türk vatandaşı olmadığını ilan ediyor. Yandaki gazete haberinde Yılmaz Güney ve Cem Karaca‘yı da içeren listede hocanın adı ve kimlik bilgileri görülüyor. Yargılanıp aklanmak için konsolosluk aracılığıyla başvuru yaparak geri gelmesine ve aklanmasına rağmen mesele öyle kolay çözülmüyor. Gayrettepe’de, Edirne-Kapıkule’de, Sansaryan‘da haftalarca hücrelerde yatıyor, işkence görüyor. Devlet ne yapacağını bilmediği bu adamı oradan oraya fırlattıktan bir süre sonra 1987’de Danıştay aracılığıyla vatandaşlığa iadesini gerçekleştiriyor. Hatta öğretmenliğe bile geri dönüyor. Üç ay içerisinde emekliliğini isteme şartı ile öğretmenliğe kabul edilmesine ve üç haftada bir hiçbir derse sokulmadığı okullara sürgün edilse de uslanmıyor. İsrail askerleri Filistinli esirlerin kemiklerini kırıyor diye İsrail Savunma Bakanı İzak Rabin‘e mektup döşeniyor. E İstanbul Valisi de onu görevden alıyor. E tabii yine mahkeme, Erzurum’a sürgün… derken hoca da sıkılmış olacak ki (o da ite kaka) 1990’da emekli oluyor

Tabiiyeti ve milliyeti: HAYMATLOS

Buraya kadar aktardıklarım aşağı yukarı hepten kitabın başındaki özgeçmişten direkt aktarımdı. Ben yazmaktan sıkıldım, o sırada hazır biyografi de bitti ama şöyle hızlı bir google taraması da gösteriyor ki Hasan Basri Aydın, didişme işinden emekli olmuş değil. 1999 senesinde Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk‘e hasta mahkûmlar ile ilgili yazdığı bir mektupta kullandığı dil nedeniyle hakkında hakaret davası açıkıyor ve 2002’de 3 yıl ceza alıp hapse giriyor. Bir buçuk yıl sonra Ahmet Necdet Sezer tarafından affedilip serbest kalıyor. Ama mektup yazmaya devam ediyor, bu sefer alıcı yeni Adalet Bakanı Cemil Çiçek. Hasan Hoca’nın açık sözlülüğü Çiçek’in de hoşuna gitmiyor ve açılan davadan 2 kusür yıl mahkûmiyet geliyor. Alzheimer hastası olmasına ve kızı kendisine vasi tayin edilmiş olmasına rağmen gözaltına alınıyor, sonra Metris’e gönderiliyor. Bu arada Tanrıya Mektuplar 2 de yayınlanmış, hatta mahkemelik bile olmuş tabii. Anlaşıldığı kadarıyla Hasan Basri Aydın en son 2011’in şubat ayında tahliye olmuş. Daha sonrasına dair bir malumat edinemedim ne yazık ki. Umarım sağlığı yerindedir.

P.S.

Kitabı okuyalı çok zaman olduğu için, kitap içerisinden pek alıntı yapamadım, buradaki hayat hikayesinin ilginçliğini aktarmaya çalıştım yalnızca. Ama şimdi kitabı karıştırken rastgele karşıma çıkan şu anektodu da bu muhteşem özgün karakterin ruh halinin bir parçasını çok iyi yansıttığını düşündüğümden, aktarmadan geçemeyeceğim:

Bu dilekçelerime hiçbir yanıt verilmeden 8 ay sonra ikinci bir “yurda dön” çağrısı ile karşılaştım. Bu çağrıda “Çağrıya rağmen şimdiye dek ilgili makamlara başvurmadığı anlaşılan Hasso’nun bir ay içerisinde yurda dönmediği takdirde TC vatandaşlığından çıkarılacağı ve mallarının hazinece tasfiye edileceği” deniliyordu.
Bu ikinci çağrıyı görünce aklıma şu geldi:
Manisa’da okulun bahçesinde imam efendi ile sohbet ediyorduk. 45 yaşlarındaki Mehmet Özkan yanımıza gelerek sohbete katılmıştı. Bir ara imam efendiye: “Hocam, ben daha doğmadan babam ölmüş. Şimdiye dek onun ıskatını vermedim. Acaba ne tutar?” diye sordu. İmam efendi de babasının yaşını sorduktan sonra: “Şu kadar hayvan hakkı, şu kadar kul hakkı, şu kadar namazını kaza etmiş olsa…” gibi varsayımlardan sonra 1955 hesaplarıyla 600 TL‘lik bir hesap çıkardı. Tam dört aylık maaş karşılığımdı. M. Özkan’ın bu parayı ödeme gücü mümkün değildi. İkinci sorusu ise şu oldu: “Bu parayı ödeyemezsem ne olur?” Hoca efendi “babanın ruhu askıda kalır” yanıtını verince M. Özkan: “Onun ruhunu s..eyim. Varsın askıda kalsın” diyerek oradan uzaklaşırken kıs kıs gülüyordum.
Ben de “mallarının hazinece tasfiye edileceği” uyarısına karşılık “ana avradınızı s..eyim” Neyim var ki tasfiye edesiniz?” diyordum.”

Hasan Basri Aydın, 1981 senesinde yaşanan hadiseler için bu anekdotu aktardıktan sonra da Devlet Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı‘na bir dilekçe yazıp gönderiyor. Bir dilekçe ki, dillere destan. Yukarıda değindiğimiz iki dilekçe mahkûmiyetini nasıl aldığı hakkında da fikir verici nitelikte. Çünkü bir cümlesi şöyle mesela: “…için hakkımda kovuşturma açıldığı iddiasını şiddet ve nefretle bana bu suçu isnad eden şerefsizlere iade ediyorum“.

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *