Muzaffer ile Yamyam

Mojimba ve Stanley karşılaşmasını anlatan 1878 tarihli gravür

Henry Morton Stanley, malumunuz, Afrika’da keşif ve yağma peşindeyken kaybolan sömürgeci kaşif, misyoner David Livingstone’u aramakla görevlendirilmiş İngiliz gazeteci, sömürgeci. Bu zat, yolculuklarından birinde Kongo’da bir kabile ile karşılaşıyor. Yerliler ilk kez “beyaz adam” görüyor. Bir sebeple Stanley ve İngiliz ekibi bütün kabileyi kurşunluyor, köylerini basıp yakıyor. Kabile şefi olayı daha sonra Joseph Frassle adlı bir misyonere anlattığında ortaya çıkan resim ise Stanley tarafından çizilenin tam tersi. İki anlatım da aşağıda, çeviri benim.

ŞEF MOJIMBA ANLATIYOR

Beyaz etli adamın Lualaba’dan (Kongo) aşağı doğru seyahat ettiğini duyduğumuzda şaşkınlıktan ağzımız bir karış açık kaldı. Öylece kalakaldık. Bütün gece davullar bu tuhaf haberi yaymak için çalındı, beyaz etli bir adam gelmişti! Aramızda düşündük ki, bu adamın beyaz derisi varsa bunu nehir krallığından almış olmalıdır. Muhakkak nehirde boğulmuş kardeşlerimizden birisidir o. Tüm hayat sudan gelir, bu kardeşimiz de suda hayat bulmuş.

Şimdi bize geri dönüyor.

Bir ziyafet hazırlanması emrini verdim, gidip kardeşimizi karşılayacak ve kutlama eşliğinde onunla köye geri dönecektik! Şölen giysilerimizi giydik. Büyük kanolarımızı hazır ettik. Kardeşimizin Lualaba’ya vardığını bildirecek çan sesini beklemeye başladık. Ve ses duyuldu, Lohali’ye yaklaşıyordu. Şimdi de nehre giriyor! Selam! Benim kanom önde, diğerleri arkada, sevinçli şarkı ve danslar eşliğinde, gözlerimizin göreceği ilk beyaz adamı karşılamak ve onurlandırmak üzere yola koyulduk.
Fakat biz onun kanolarına yaklaşınca “pat!” “pat!” diye yüksek sesler duyduk, bize demir parçaları fırlatan demir çubuklar gördük. Korkudan elimiz ayağımız tutuldu, ağızlarımız korkudan öyle bir açılmıştı ki kapatamıyorduk. Daha evvel ne gördüğümüz, ne duyduğumuz ne hayal edebileceğimiz şeyler vardı, kötü ruhların işiydi bunlar! Bir sürü adamım suya düştü… Peki neden? Kurtulmak için mi suya atlıyorlardı? Hayır, çünkü başkaları da kanoların içinde yere yığılıyordu. Kimileri korkunç çığlıklar atıyordu, kimileri ise sessizdi. Ölmüşlerdi ve vücutlarındaki küçük deliklerden kan akıyordu. “Savaş! Bu bir savaş!” diye bağırdım. “Geri dönün!”. Gücümüzü son raddesine kadar zorlayarak son hızla köyümüze doğru kürek çekmeye başladık.

Kardeşimiz falan değildi o! Yurdumuzun gördüğü en kötü düşmandı.

Ve o sesler gelmeye devam ediyordu, uzun demir çubuklar ateş kusuyor, uçan demir parçaları ıslık çalarak etrafımızdan geçiyor, vızıldayarak suya düşüyor ve kardeşlerimizi de düşürmeye devam ediyordu. Köyümüze vardık, onlar da peşimizden geldiler. Ormana koştuk ve saklanmak için kendimizi yerlere attık. Akşam eve döndüğümüzde gözlerimiz korkunç şeyler gördü: kardeşlerimiz ölmüş, kan içindeydi. Köyümüz yağmalanmış ve yakılmıştı ve suda ölüler yüzüyordu.

Hırsız ve katiller ise yok olmuştu.

AYNI HADİSEYİ STANLEY ANLATIYOR

Stanley

Saat sekiz civarı bir pazar yeri civarından geçtik, yakınında da onlarca küçük kano vardı. Adamlar bizi görünce birden kanolarına atlayıp yakınımıza geldiler. Uzun süre temkinli kaldık, ancak durgunluğumuzdan cesaret alıp mızraklarına davranınca birkaç el ateş etmek zorunda kaldık. Bu onları dağıtmaya yetti. Etrafı davul sesleri sarmıştı, boynuzlara üflenerek kulakları sağır eden sesler çıkarılıyordu. Bazı kanolar cesurca bizi takip etmeye devam etti.

Saat 10 civarı başka bir pazar yerine yaklaştık. Burada da savaşçılar hazır bekliyordu ve bir kez daha silahlarımızı kullandık. Küçük kanolar, yüksek sesli tehditler savurarak nehirden aşağı kaçtılar, karadaki savaşçılar da ormana dağıldı. Acele etmek niyetinde değildik, çünkü ne kadar hızlı gidersek belaya o denli hızlı bulaşıyorduk. Dolayısıyla kayıtsızca, ağır ağır ilerlemeye devam ettik. Dinlenmek öyle nadir bir fırsattı ki, elimizdeki yegâne fırsatı değerlendirmek istiyorduk.

Öğle vakti, hızlı olmasa da kararlı bir hızda yolculuğa devam ediyorduk. Nehirde bir saat kadar yol aldıktan sonra yine o küçük, tehditkâr kanolarla karşılaştık, nehrin sol yakasında da 3000 yarda kadar ileride, bir sürü kanonun davul ve boynuz çalınarak hızla nehre getirildiğini gördük. Meydan okuma veya tehdit içeren bağırışlar duyduk, hangisi olduğundan emin değildik, zaten kesilmeyen gürültüye ve etraftaki hareketliliğe kayıtsızlaşmıştık.

Bu vahşi bölgelerde bizim yalnızca varlığımız bile en ateşli nefret ve öldürme duygularını tetikliyordu, tıpkı büyük bir geminin sığ sularda ilerlerken suyu bulandırması gibi. Bu da böyle bir mecburiyet gibi görünüyordu, öyleyse neden pişman olacaktık? İnsan kaçınılmaz olana kafa tutabilir mi?

(…)

Büyük davulların gümbürtüsü, yüzlerce fildişi boynuzun üflenmesi ve 2000 insanın aynı anda bağırması ne sinirlerimizi yatıştırıyor, ne cesaret veriyordu bize. Ama bu artık bir ölüm kalım meselesiydi. Dua etmek veya vahşilerin dünyasına duygusal gözlerle bakmak ve hatta iç geçirerek bu dünyaya veda etmek için bile vakit yoktu. Pek çok şey hızla ve iyi bir biçimde halledilmeliydi.

(…)

En öndeki devasa kano doğrudan benim botuma doğru geliyordu, sanki bizi ezip geçecekmiş gibiydi. Ama bize elli yarda kala yan döndü ve aşağı yukarı tam karşımızdayken pruvasındaki savaşçılar mızraklarını fırlattılar, iki tarafta da bir keşmekeş başladı. Ama tüfeklerin müthiş ve patırtılı sesi tüm gürültüyü bastırdı. Beş dakika boyunca kendimizi ateş etmeye öylesine vermiştik ki, başka ne olup bittiğini fark etmedik bile. Ama beş dakikanın sonunda, düşmanın 200 yarda ötemizde yeniden toplanmakta olduğunu gördük.

Kan beynimize sıçramıştı artık. Ölümle dolu bir dünyadaydık ve ilk defa bu dünyanın akbabalara benzeyen, pis sakinleri olan bu gulyabanilerden nefret ettiğimizi hissettik. Böylelikle demir aldık ve nehrin sağ yakası boyunca onları takip ettik, ta ki bir burnu geçip köylerini görene dek. Doğrudan kıyıya çıktık ve kanolarından inenlerle savaşmayı köyün sokaklarında sürdürdük, onları ormanlarda avladık ve artık yalnızca bu cüretkâr yamyamlara yaptığımız iade-i ziyaretin yarattığı geri çekilmenin sesleri duyuluyordu.

(Akt. Howard B. Leavitt, First Encounters, California: Greenwood Publications, 2010)

Bir Dil Niye Daralır?

Dile dair hakikatli malumat sahiplerinin çoğu diyor ki dilin iyisi kötüsü, zengini fakiri, yeteri yetmezi olmaz. Dil dildir, ihtiyaç neyse ona karşılık verir ve kullanıldıkça bir şekilde evrimleşip zenginleşir. Fakat bu blogun hosting ve domain giderlerini dile dair hakikatli ve ilmi malumat sahipleri ödemediğine göre ahkâm kesip biçme fırsatımızı onlara kaptıracak değiliz.
Continue reading “Bir Dil Niye Daralır?”

Şekspir’den Tercüme: 147. ve 58. Soneler

Tutkuyla sevdiğimiz sevgili Şekspir’in 58. sonesini vaktiyle çevirmiştim, yeterince tepki ve hakaretle karşılaşmadığımdan herhalde, başka bir sonesini daha -tamamen kendi keyfimi temel alarak- tercüme etme iştiyakına kapıldım. İkisi bir arada! Continue reading “Şekspir’den Tercüme: 147. ve 58. Soneler”

Göstergenin Bedeni: Kısa Bir Diyalog

“Las Meninas”

İnsanın “meramını anlatması” çok zor bir şey – röportaj, diyalog, söyleşi. Bana soru sorduklarında, soru bana bir şey ifade etse bile çoğu zaman söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını fark ederim. Sorular ayrı bir şey olarak üretilir. Dört bir yandan, fark etmez neresi olduğu, gelen öğelerle kendi sorularınızı üretmenize izin verilmezse, sorular “önünüze konursa” söyleyecek pek bir şeyiniz olmaz. Problem inşa etme sanatı önemli bir şey: Çözüm bulmazdan evvel problem, problemin ifadesi yaratılır. Röportajda, sohbette, tartışmada bunlardan eser yoktur. Tek başına, iki veya daha çok kişiyle kafa yormak, düşünmek bile yetmez. Hiç yetmez. İtirazlarsa daha da beterdir. Ne zaman birisi bana itiraz etse “Tamam, tamam, başka bir konuya geçelim” demek gelir içimden. İtirazların hiçbir katkısı olmamıştır bugüne kadar. Birisi bana genel bir soru sordu mu da gene aynı. Varılması gereken hedef sorulara cevap vermek değil, çıkmaktır, soruların dışına çıkmak. Birsürü insan ancak soruları temcit pilavı gibi tekrar tekrar ısıtarak dışarı çıkacağımızı düşünür. “N’olacak bu felsefenin hali? Öldü mü? Aşacak mıyız onu?” Resmen ızdırap. Sorunun dışına çıkabilmek için ha bire soruya dönerler. Ama böyle asla çıkamazsınız sorunun dışına.

Continue reading “Göstergenin Bedeni: Kısa Bir Diyalog”

Fırtınalı bir güz günü eğer evde kalırsanız

 

Niye yazıyoruz? Kimbilir niye? Kavram ve teori düşmanları hep deneyimin çeşitliliğini bahane edip evrensel bir cevap vermenin imkânsızlığını vurgularlar bu tür bütün sorular için. Doğruluk payı var elbette, herkes farklı nedenlerle yazar, hatta çoğu zaman nedensiz yazar, daha doğrusu bilinçli bir neden olmaksızın. Olsun. Continue reading “Fırtınalı bir güz günü eğer evde kalırsanız”

1493’ten 2018’e: Türkiye’de yayıncılığın bitmeyen krizi

Sürgün Sefarad Yahudisi David bin Nahmias karındaşıyla birlikte 1493 yılında İstanbul’da ilk matbaayı kurdu ve memleketimizdeki ilk kitabı (ilk matbu kitabımız aynı zamanda İbranicedir) bastı: Arba’ah Turim, Yahudi fıkhı üzerine klasik bir eser. Ya pek parlak bir başarı elde edemediği için ya da izin alamadığı için bu ekibin yeni bir kitap yayınlaması 12 yılı bulmuştur. Herhalde Türkiye yayıncıları bu tarihten beri söylenir durur. Continue reading “1493’ten 2018’e: Türkiye’de yayıncılığın bitmeyen krizi”

Öldüren Gürültü

Hiperakuzi

Yaşamayı arzu ederdim, ancak bu illet yüzünden hayatın tadı kalmadı. Normal iletişim kuramıyorum, normal bir şekilde çalışamıyorum, hayatım cehenneme döndü. Yani artık dayanma sınırımı aştım. Benim için her gün ayrı bir kâbus.

Belçikalı Dietrich Hectors (29) bu satırları yazıp Facebook sayfasına koyduktan sonra Antwerp’te ormanlık bir alana giderek kendini bir ağaca asıyor. Kanser gibi, AIDS gibi yoğun acıyla özdeşleştirilen bir hastalıktan mustarip değil. Seslerden, gündelik, normal seslerden dolayı acı çekiyor. Continue reading “Öldüren Gürültü”

Uçan Necaset

[Bu yazı ilk olarak altı yedi sene önce polisantrik blog’da, üç dört sene önce de tuvaletografi.com’da yayımlanmıştır. Aynı necaseti ısıtıp ısıtıp önünüze getiriyor olmaktan gurur duyuyoruz.]

En ufak çocukluğumun bir kısmını şu yukarıda resmi görülen dünya güzeli evde geçirdim. Yürümeyi, konuşmayı falan hep bu nefis yapı ve etrafındaki birkaç dönümlük alanda öğrendim muhtemelen. Öyle olunca ister istemez tuvalet mefhumu ile de burada tanıştım. Hemen bahsettiğim tuvalete işaret edeyim: Bize göre evin sol yanından, ikinci kattan çıkma yapan cumba benzeri ünite o evin tuvaleti. Buraya kadar bir sıkıntı yok, ancak boyu bir metre kadar bir organizma olarak geçirdiğim günlerde bu cici tuvalet bende birtakım iç sıkıntıları yaratmıştı, onlarla gireyim mevzuya. Continue reading “Uçan Necaset”

Boşgezen takımından İranlı Ali’nin vuruluşu ve Çiçekçi Sokağı


(Servet Gazetesinin 11 Mayıs 1319 tarihli nüshasının ilk sayfası)

Benimçün en zevkli aktivitelerden biri eski gazete-yayın-mecmua karıştırmak sanırım. İngilizceyi biraz öğrenir gibi olunca (üniversite hazırlık talebesiyken yani) hemen New York Times’ın 150 yıllık devasa internet arşivine dadanmıştım. Anlıyorum sandığım şeyleri muhtemelen yanlış anlamışımdır ama önemli değil, önemli olan dadanmak; gelişim oradan başlar. Continue reading “Boşgezen takımından İranlı Ali’nin vuruluşu ve Çiçekçi Sokağı”