Sükût Nedir?

Üç gündür karşıda bir çatıda işçiler var, dam aktarıyorlar. Sayıları gün içinde -bilmiyorum neye göre- dörde beşe çıksa da kesintisiz çalışan iki amele var: biri Sivaslı biri Kürt. Sivaslı günden düşme bir ağabey. Eskiden çok parası varmış ama kızı ağır hastalık geçirince satıp savmış, ama olsun diyor. Kızı nihayet 11 yaşında sağlığına kavuşmuş. Kürtle ilgili ailevi detay vermeyeceğim, çünkü kendisini benim için özel biri yapan detay şahsiyeti değil sahip olduğu bir obje: kendisinin dehşetli bir bluetooth hoparlörü var.

Üç gündür çatıya çıkar çıkmaz telefonu hoparlöre bağlıyor, takriben 30 şarkılık bir listeyi döndüre döndüre çalıyor. Olur da çay molasından falan döndüklerinde yayına geçmekte biraz gecikecek olursa Sivaslı hemen hatırlatıyor da şenlik son sürat patlayıveriyor. (Bu arada Sivaslı farkında değil ama çok büyük ihtimale kendi de Kürt. Bir ara Kürtçe bir halay bangır bangır çalarken dönüp, “Ne bu, Kürtçe mi Arapça mı?” diye sorduktan sonra şarkının Kürtçe olduğunu öğrenince, “Rahmetli babam da çok severdi bu Kürtlerin türkülerini, arar tarar bulurdu radyoda, hep dinlerdi,” dedi. Ya senin Sivaslı Türk baban niye arayıp tarayıp… Ya ben neyse.) Efendim, Kürdün hoparlörü o kadar güçlü ki, aramızdaki yüz küsur metreye rağmen terasta benim beynimi patlatıyor. “Azıcık kısar mısın baba!” diye sesleneyim diyecek oluyorum, sonra bakıyorum Kürtçe bir şey çalıyor, ırkçı damgası yememek için vazgeçiyorum. Sonra liste birden Türkçeye geçiyor ama çalan şey, adeta bir uyumsuz akış rekoru olarak, 1 Mayıs Marşı. O an seslensem de proletaryayı karşıma almış olacağım, susup bu işitsel şöleni sineye çekiyorum.

Evet, şikâyetimiz gürültüden. Hatta,

Yapıcılar türkü söylüyor

Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz zor.

dizeleriyle Nâzım da savunmuyor mu inşaatı sessiz yapmak gerektiğini?

Neyse, dam aktaran işçi arkadaşlar işin şakası. Faaliyetleri yazı girişimimin başına denk geldiği için isnat keçisi oldular, ama genel itibariyle şikâyetçiyiz hakikaten de. Üst katımızda yaşayan kocasesli kocaayaktan, çaprazımızdaki partileme gurmesi, sahibülhometheater bohem boktan, eve taşındığımızda dört bir yanımızdaki dairelerde yaşayan aşırıyaşlıların birer birer göçüp yerlerini yeni meslek sahibi 20+ sosyal züppelere terk edişinden, ormana yürüyüşe hoparlörle gidenden, sonik boom’lu hain kalkışım ve girişimlerden, yeni bass hoparlör deneyen aksaraylılardan, sırf canı sıkılmasın diye otobüs yolculuğu esnasında dede tarafından kuzenlerini tek tek arayıp hal hatır sorandan, arabalarınızdan, uçaklarınızdan, çoc~~[FATAL INPUT ERROR]~~ Yani sözün özü, şöyle bir düşününce, kentte geçirdiğimiz diyelim bir sene içinde, duymayı canımızın çekmediği şeylerden tamamen kaçınarak bitirebildiğimiz tek bir günümüz bile olmuyordur herhalde. Kimi gamsız bünyeler bu sesleri beyin içinde filtreliyorken kimilerimiz kesintisiz balata yakıyor, uyuyabilmek için kendine dünyanın dört bucağından çeşit çeşit kulak tıkaçları beğenip sipariş veriyor, uyku haplarından hap beğeniyor, eşi dostu yazı yaz diye dürteleyince aklına gelen ilk konu gürültü oluyor.

Şöyle bir bakınayım, gürültüden şikâyet edenlerden anekdot çalarım diye sağı solu tararken Viyana şehrinin gelişimi paralelinde gürültü meselesini irdeleyen bir makale buldum, aşağıda sık sık parçalıyorum kendisini. Makale bir listeyle açılıyor denebilir. Alfred Freiherr von Berger diye bir dramaturg, yirminci asrın başında, Viyana’da sessiz sakin bir mahallede bulunan evinin bahçesinde oturup duyduklarını listelemiş. Bu obsesif ve gürültü düşmanı tavrını çok tatlı bulduğum için listesini aktarıyorum:

Biri çok yakında, biri uzakta, biri daha da uzakta üç müzik topluluğu; biri pesten biri daha çok tizden havlayan iki köpek; inleyen bir köpek; bir taşıt takırtısı; çalan ziller; motorları uğuldayan ve korna çalan iki otomobil; ötüşen çok sayıda serçe; iki piyano; şarkı söyleyen bir hanımefendi; bir orkestra eseriyle bir İngiliz şarkısını dönüşümlü çalan bir mikrofon [sic]; öten bir tavus kuşu; uzaklardaki Schönbrunn’un hayvanat bahçesinden gelen vahşi hayvan kükreyişleri; çeşitli mesafelerdeki en az üç fabrikanın düdük sesleri; elektrikli bir tramvay motorunun inlemeye benzer sesi; şehir trenlerinden birinin tekerlek tıkırtısı ve fren gıcırtısı; batı demiryolundaki manevra lokomotiflerinin baca ve düdük sesleri; tamponların metalik şakırtısı; ağaçları hışırdatan rüzgâr; bir papağan; atlarını dehleyen bir arabacının pis pis bağırışları; bileylenmekte olan bir tırpan; kışladan gelen boru sesleri; tozu çıksın diye silkelenen çeşitli eşya ve halılar; yoldan ıslık çalarak geçen biri; komşulardan birinin bahçe sulaması; bir laterna; zil çalarak boğuk seslerle yoluna devam eden buharlı tramvay.

Bu hassas ağabeyimiz Viyana’ya adına gramofon denen icat ilk girdiği zaman da benim bluetooth hoparlöre savaş açışım gibi, derhal kılıç kuşanmış ve “insanı bitap düşürene dek beyin kazıyan” bir alet diye tanımlanmış gramofonu. Şunları yazmış 1909’da: “Şehirde yaşayan insanın sessizlik dediği şey, artık alışmış olduğu bir gürültüler karışımıdır. Onları artık duymadığından, sessizlik onun için o sesler haline gelmiştir.” Şöyle de eklemiş: “İnsanlar artık kendilerini iyi hissetmek için birtakım fon seslerine bağımlı olmaya başladı.” İnsanın “Yahu dayı, daha ses yeni icat olunuyor, siz neye bağımlı oldunuz?” diye sorası gelmiyor değil, ama demek ki bu arkada-ses-olmadan-duramama hali öyle son yirmi otuz senede türemiş değil. Arkada çalan bir şeyler olmadan misafir ağırlayamayışımız, dostlarla iki kadeh bir şeyler içemeyişimiz, çocukları dizginleyemeyişimiz, piknik yapamayışımız, metroya binemeyişimiz konusunda kimisi diyor ki, “İnsanlar kendileriyle, düşünceleriyle baş başa/karşı karşıya kalmak istemiyor.” Ama ben emin değilim. Sanki daha derin bir zihinsel yarılmayı telafi etmeye çalışıyoruz gibi hissediyorum.

Şahsen gürültü konusundaki hassasiyetimi iki aks üzerinde değerlendiriyorum.

    1. Gürültü, insanın dikkatini dağıtarak veya dikkati belli bir noktaya lüzumsuzca çekerek hayatın akışını güçleştiriyor.
    2. Tamam, ama asıl daha önemlisi, bu bir haysiyet ve medeniyet mücadelesi. Lan arkadaşım: on bir aile/çift/birey kutu gibi bir apartmanda alt alta üst üste yaşıyoruz, bilmem kaç kişi dört tane ağacın altına dinlenmeye gelmişiz, elli kişi bir otobüsle A noktasından dura kalka B noktasına ulaşmanın derdindeyiz. Sen ne cüretle senden veya sana bağlı cihazlardan yayılan sesleri benim de dinlemem gerektiğine hükmedebiliyorsun? Niye kendini diğer 10, bilmemkaçeksibir veya 49 kişiden daha duyulmaya layık görüyorsun?

Yani ben bu gürültüye maruz bırakılma meselesini, sanırım, özü itibariyle gurur kırıcı buluyorum. İki sene önce gecenin ikisinde çapraz komşumun kapısına küfür kıyamet dayanıp tekme ve yumruklarla kapıyı sarsarken içeridekileri çeşitli hakaretler eşliğinde bağıra çağıra tehdit edebilmiş olmamı başka türlü açıklayamıyorum. İşte Michael Haberlandt da Viyanalı bir halkbilimciymiş ve anlayabildiğim kadarıyla kendisi de sesli tacizi genel olarak böyle bir medeniyet aksaklığı olarak görmüş. “Günümüz medeni insanının hiçbir yardım görmeden, korunmasız bir şekilde maruz bırakıldığı korkunç ve bitmez şehir uğultusu” diye tarif ettiği gürültüyü kültürün azılı düşmanı olarak tanımlamış. Gürültü için, “bir toplumun erişmeyi başardığı kültür seviyesinin şaşmaz ölçüsüdür,” demiş. “Bir yerde hoş görülen gürültü miktarı arttıkça barbarlık da artar,” diye bağlamış canını yediğim.

Gürültü kalbe düşman. Kalp damar sağlığını aşındıra aşındıra on binlerin ölümüne neden oluyor, insan sağlığından milyonlarca yıl eksiltiyor. Gürültülü ortamlarda yetişen çocuklar anadillerini öğrenmekte bile güçlük çekiyor (herhalde mal mal konuşma eğiliminin yaygınlaşması da bununla ilgili). Gürültü zihne düşman. Düşünmeyi de okuma-yazmayı da baltalıyor ve kimbilir henüz bilmediğimiz ne şekilde hayatlarımızı boktanlaştırıyor.

Söz türk lirasıysa sükût amerikan dolarıdır. Kafa açmayalım.

Bonus: Tavsiye şarkı

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.