Uçan Necaset

[Bu yazı ilk olarak altı yedi sene önce polisantrik blog’da, üç dört sene önce de tuvaletografi.com’da yayımlanmıştır. Aynı necaseti ısıtıp ısıtıp önünüze getiriyor olmaktan gurur duyuyoruz.]

En ufak çocukluğumun bir kısmını şu yukarıda resmi görülen dünya güzeli evde geçirdim. Yürümeyi, konuşmayı falan hep bu nefis yapı ve etrafındaki birkaç dönümlük alanda öğrendim muhtemelen. Öyle olunca ister istemez tuvalet mefhumu ile de burada tanıştım. Hemen bahsettiğim tuvalete işaret edeyim: Bize göre evin sol yanından, ikinci kattan çıkma yapan cumba benzeri ünite o evin tuvaleti. Buraya kadar bir sıkıntı yok, ancak boyu bir metre kadar bir organizma olarak geçirdiğim günlerde bu cici tuvalet bende birtakım iç sıkıntıları yaratmıştı, onlarla gireyim mevzuya.

İlk olarak, resimde de görülebileceği üzere tuvalet düzeneğimizi yerküreye doğrudan bağlayan kapalı devre bir sistem mevcut değil. Normal şartlar altında -köyün diğer evlerinde olduğu üzere- dilinmiş üç dört tane kalasın binanın tuvalet çıkmasının altına diklemesine konması ve bir tür boru oluşturmaları gerekiyorsa da, bizim ev içindekilerle birlikte giderek yaşlandığından bu düzenek uzun yıllar boyunca tek başına duran bir parça kereste halinde kaldı. Yani yukarıdaki hela deliğinden bırakılan kazurat, hiçbir örtücülük sağlamayan yalnız bir kereste üzerinde aheste aheste kayarak veya (açıya bağlı olarak) freefall vaziyetinde ivme kazana kazana yerküre ile buluşuyordu. İşin kötüsü, dökme beton gibi bir malzemeden imal edilmiş helamızın deliği de günümüzdekiler gibi minnacık değil, nereden baksan 20 santim çaplarında, insan yutan ebatlardaydı. Hal böyle olunca, ve az evvel anlattığım düzenek eksikliği sebebiyle, tuvalet deliğinden aşağı bakınca tüm dış dünya olanca berraklığıyla görünüyordu ve parmak kadar bir çocuk olarak “uçuruma bakan” bu kocaman deliği yıllarca hayati tehlike arz eden bir saha olarak kodladım,  aşağıya düşmeden nasıl tüneyebileceğime dair binbir çeşit hesaplar yapmaya harcadım ilk nöronlarımın neredeyse tümünü. İçimde yaradır. (Bu arada tabii, görselden de anlaşılabileceği üzere, fotoğrafın çekildiği noktada yeterince uzun süre dikilmek şartıyla, meraklısının canlı canlı fosseptik şov izlemesine de imkân tanıyan bir yerel mimari örneği var ortada).

Bir tuvalet olarak tabiat ana

Dört-beş nöron daha edinince, içimdeki sosyolog da inkişaf etti tabii ve gözlemlerim sonucunda her ihtiyaç hâsıl olduğunda helaya seğirtmek zorunda olmadığımı keşfettiğim bir nokta oldu, zira –bilhassa yaz günleri- gününün oldukça uzun bir kısmını açık havada ve zaman zaman da evden kilometrelerce uzakta geçiren popülasyonun kahir ekseriyeti ihtiyacını başka türlü gideriyor olmalıydı. Bu muazzam düzeneğin nasıl işlediğini çözmem de, pek tabii, çok uzun sürmedi. Binyıllardır bu tür süreçleri dikkatle takip ve tayin etmiş olan halk bilgeliği bana da kendi gastrointestinal kır düğünümü düzenlerken kullanacağım taşların şeklini, yuvarlaklık derecelerini, büyüklüklerini öğretti. Hangi yapraklardan ve kaç tane toplamam gerektiği konusunda uzman tavsiyeleri aldım. Zaman içerisinde kamuflaj açısından ne tür noktalar seçmek gerektiği, yüzü ne yana ardı ne yana dönmek gerektiği, bu favori spotları tekrar hatırlamak –ve elbet başkalarının favori spotlarıyla kesişmemek- için nasıl kerteriz almak gerektiği falan gibi meselelerde de zaman içinde uzmanlaştık ister istemez. Anadolunun son özgür popolar hareketlerinden birisi içerisinde bir şekilde yer aldığım bu yılları, ömrümün en mesut dönemleri addediyorum. Sonradan çobanlık öldü, bahçeler bostanlar öldü, çeltik bir virüs gibi yayıldı, onu da ekmeye biçmeye makineler ve başkaları geldi; köy halkının tuvaletinden uzaklaşmak için gitgide daha az sebebi kaldı yani.

hattusas-tn

MÖ ikinci binyıldan bir adet hitit kanalizasyon hattı

Bir de bu köye kanalizasyon geldi tabii, çok sonraları. Öyle olunca evlerdeki enteresan düzenekler de bir bir ortadan kalktı, köy halkının özenle evinin dibine kazdığı kuyularda biriktirdiği özbeöz organik atıkları da küresel dışkılama network’üne dahil oldu bir şekilde. Yalnız bu kanalizasyon denilen nane bizim köye gelmek için neden 2000’li yılları bekledi, onu hâlâ pek aklım almaz. Ortaokulda falan bir ders kitabında Hititlerin ne kadar gelişmiş bir medeniyet olduğu; hamamlar, su kanalları ve kanalizasyon sistemleri inşa etmiş olduklarını okuyunca küfür etmiştim içimden. Yahu bu Hititler dediğin adamların başkenti Hattuşaş değil mi? Orası da bizim köye kuş uçuşu olsun olsun yüz kilometre değil mi? Peki bu can ciğer hemşerilerimin üç bin sene kadar önce teşkilatlandırdıkları boku biz neden böyle yoğun bir sevgiyle bağrımızda besledik, o da benim kapanış sorum olsun.

P.S.

Dünya gözüyle çok tuvaletler gördüm, ama hâlâ -vaktiyle bir gezi yazısında da üzerine eğildiğim- şu Gürcü sistemi gibisini görmedim:

 

Author: deniz dehri

bahtsız çevirmen, mutsuz eğitmen, fanatik evcimen.