Anasayfa

İnsanı Savunmak Gerekirdi (Geçmiş Olsun)

Eğitim eleştirisi genellikle temel ve ortaöğretimi konu eder. Haklı bir nedeni de vardır bu yönelimin: Öğrencilerin yaşı küçüktür ve kendilerini savunmaları zordur. Eğitim sistemi düşük dozda da olsa belirli bir disiplinci baskı uygular; bedenleri zorunlu mesaiye hazırlarken bir yandan da toplumsal örgütlenmenin kendisini yeniden üretmesi için gerekli bilişsel temeli kazandırır ya da en azından bunu hedefler.

Bir Taşra Okulunda Pazar Okuması, Nikolay Bogdanov-Belsky, 1895
Continue reading “İnsanı Savunmak Gerekirdi (Geçmiş Olsun)”

İlk Temas, Papua Yeni Gine

Avrupalıların büyük oranda on sekizinci yüzyıl civarından yirminci yüzyılın başlarına dek başka toprakların yerli halklarıyla (tabii işgalci, sömürgeci) “ilk temas”, “ilk karşılaşma” hikâyeleri özellikle ilgimi çekiyor. Çok büyük oranda beyaz işgalcinin anlattıkları üzerinden de olsa aradaki teknoloji, dil, kültür farkının yarattığı uçurumu takip etmek ve o anların dehşetini akılda canlandırmak merakımı gıdıklıyor. Daha önce de buralara Muzaffer ile Yamyam ve Hain Tercüman Squanto diye iki not karalamıştım bu minvalde.

Papua Yeni Gine’yle ilgili bir kitap düştü önüme. Son haftalarda onu karıştırıyordum, çok derinlikli olmasa da tertemiz bir belgesel çalışmaymış, zevkle kurcaladığım için altını çizdiğim birkaç noktayı da buraya bırakmak istedim.

Continue reading “İlk Temas, Papua Yeni Gine”

Deli Şair John Clare

İngiltere tarihinde “Enclosure Movement” diye bir hikâye var, “Çevirme/Kuşatma/Kapatma Hareketi”, hatta “Harekâtı” diye çevrilse olur [ama şimdi Oskarcım dedi ki ona Türkçede “çitleme” diyorlar, ben de dedim ki bana ne ben öyle demeyeceğim] devlet ve seçkinler eliyle küçük çiftçinin arazisinin, kamuya ait meraların, otlakların, düzlüklerin, yazıların, orman/yarı-orman arazilerinin gitgide daha büyük parseller halinde birleştirilmesi, etraflarının çitle çevrilmesi manasına geliyor kabaca, 13. yüzyıl civarında ufak ufak başlayıp 19. yüzyılda zirve noktasına varıyor bu hadise de. Ne oluyor tabii, daha sanayileşmenin tekmesini yememiş halk kitlelerinin beline ilk yumruk daha topraktayken iniyor, iyi kötü geçimini sağlayıp kendi olarak var olabilen vatandaş aristokratlara maraba, yanaşma olarak devam edebiliyor ancak yoluna. Neyse, ben bu bahse yakın zamanda ormanlarla ilgili bir şey okurken denk geldim ama mevzu bu değil. Forests: The Shadow of Civilization kitabının yazarı Bay Pogue, bu dönemi anlatırken John Clare diye bir şairden bahsediyor, hakkında birkaç bilgi veriyor. Ben öyle gelip geçerken denk geldiğim bu ömre hayran kaldım, siz de Clare’in adını duymadan gitmeyin istedim (zaten biliyorduysanız çıkabilirsiniz). Bir gün bir şair tanıtması yazacağım hiç aklıma gelmemişti, o da kısmet oldu.

Continue reading “Deli Şair John Clare”

Kitaplar, Kitaplıklar, Takıntılar ve Harman Viski

I

İbnülemin Mahmut Kemal anlatır; kitap toplama çılgınlığıyla ünlü (son derece de enteresan bir adam olan) Ali Emiri Efendi, bir dost meclisinde ayağa fırlayıp, hiç de yeri değilken, döneminin en etkili devlet adamlarından Mahmut Esat Efendiye hitaben şöyle der: “Ben bir Türk uşağı olduğum halde enfesün nefis binlerce kitabım var. Sen muazzam koca bir kadıasker olduğun halde kaç kitabın var be adam?” Kazasker hazretleri yanıt vermez. Ali Emiri de bir süre sonra gidip Mahmut Esat’ın elini öper, özür diler. (Çılgın ortamlar.)

Continue reading “Kitaplar, Kitaplıklar, Takıntılar ve Harman Viski”

Olumlu Bir Arıza Hâli Olarak Muhaliflik: Haymatlos Nasıl Yapılır?

Her halta uyan, gözü kapalı yaşayanın karşıtı nötr bir ifade olmamalı, konformizm kadar fanatik bir arıza hali olmalı. Bir tutku olarak uyumsuzluk, itaatsizlik olmalı. İşte o sebeple benim bu anlama en yakın yerli sözcük önerim: Hasan Basri Aydın.

(İlk yayın: Ağustos 2013)

Konformizm sözcüğünün karşılığı için sözlükler diyor ki: Yürürlükteki kurum, ölçüt ya da koşullara, görece katı kalıplara, eleştirel bir değerlendirme yapmaksızın uyma. Korkunç bir şekilde buna “uymacılık” diye Türkçe karşılık önermişler. Uydurma öztürkçesi çok önemli değil de, bu sözcüğe bir zıtanlamlı arasanız ne dersiniz?  TDK herhalde “uymazcı” falan diyecektir, İngilizce zıtanlamlılar sözlüğüne bakınca da “nonconformist” diyor. İkisi de olmaz, yetmiyor. Her halta uyan, gözü kapalı yaşayanın karşıtı nötr bir ifade olmamalı, konformizm kadar fanatik bir arıza hali olmalı.  Bir tutku olarak uyumsuzluk, itaatsizlik olmalı. İşte o sebeple benim bu anlama en yakın yerli sözcük önerim: Hasan Basri Aydın.  

Continue reading “Olumlu Bir Arıza Hâli Olarak Muhaliflik: Haymatlos Nasıl Yapılır?”

Savaş Kılıç’la kısa bir söyleşi: “Diller kirlenmez, alışverişe girer”

Sevgili Savaş Kılıç söyleşmeye doyulamayacak insanlardan biri. Savaş’ı burada uzun uzun anlatmaya gerek yok; “İsmi tanıdık geliyor yahu, ama tam çıkaramadım,” diyenler kendisini editör ve çevirmen olarak bilsin; “Adana Demirspor’un teknik direktörü değil miydi ya o?” diyeni zaten blokluyoruz.

Sıkışık bir dönemine denk gelse de kendisini darlamayı başardım. Evrensel gramerden başladık, eşitlik aksiyomuna, evrensel eğitime, dil reformuna, üslup yazılarına ve Esperantoya kadar sıçradık. İleride Türkçe meseleleri üzerine de söyleşmek, hatta biraz kışkırtmak, gerekirse alkol etkisiyle irikıyım laflar üretmeye sürüklemek gibi “tohm-ı fitne vü fesad ekici” planlarım yok değil. Bekleyelim!

“Metaforlar masum değildir!”

Continue reading “Savaş Kılıç’la kısa bir söyleşi: “Diller kirlenmez, alışverişe girer””

Bir Serçe de Sen Öldür

[2003’ten]


Bu insanlar ne yapıyor?

Mao ilginç adam. Pek çok şeyin yanı sıra, tarihin en “ani” kalkınma girişimi olan “Büyük Atılım”ın da fikir babası ve uygulayıcısı. Büyük Atılım (veya İngilizce the Great Leap Forwards) çok kısaca şu: Stalin sonrası dönemde Sovyetlerle arasındaki güç ilişkisi yeni bir boyut kazanan Bay Mao, Sovyetlerin ağır sanayi hamleleri yoluyla kısa süre içerisinde ABD’nin toplam üretim hacmini geçme hedefi açıklamasını takiben, “Biz de tarımı ve hafifsanayii merkeze alan bir atılımla yola çıkarak 15 yıl içerisinde İngiltere’nin toplam üretim hacmini geçeriz” diyor. Bunu iddia ederken alkollü müydü bilmiyoruz, ama 1958 ve 1961 seneleri arasında olanlar oluyor.

Continue reading “Bir Serçe de Sen Öldür”

Evangelinos Misailidis’in Kerametli Temaşası

Kulalı (Manisa) yiğidimiz Evangelinos Misailidis (Ευαγγελινός Μισαηλίδης), dört ciltlik muazzam eserini 1871-72’de kendi matbaasında, İstanbul’da yayınlamış; Temaşa-i Dünya ve Cefakar u Cefakeş. Eserini Karamanlıca (Karamanlidika) yazmış, yani Yunan hurufatlı Türkçeyle. Üstelik çok güzel bir Türkçeyle. Gerçi memleket müelliflerimizim kaderidir, sonraları Misailidis’in bu kitabını ilk Yunan romanı O Polipathis’ten araklayıp yazdığı ileri sürülür. Mühim değil, mühim olan dilsel güzellik. Rumu İslamı fark etmez, biz güzel bir şey gördük mü çalarız kardeşim, kurgu eserlerinizi ortalığa salmayın.

Temaşa-i Dünya, 2. cildin ithaf sayfası

Continue reading “Evangelinos Misailidis’in Kerametli Temaşası”

Türk Akademisi Japon Kerhanesine Karşı

[İlk yayın: 26/08/2014]

Japonya’da geçen bir hikâye çevirirken karşıma bir yerde soapland (sabun diyarı!) diye bir sözcük çıktı. “O neymiş ya?” deyip araştırınca çok affedersiniz bir nevi Japon kerhanesi olduğunu ve çok da dolaylı olmayan biçimlerde, misal İstanbul Üniversitesi ile, misal Kandilli Rasathanesi ile yolları kesişen bir tarihsel mirasa sahip olduğunu gördüm. Sonra mevzu açıldı.

Yabancılara hitap eden ilk soapland müjdeleniyor
Continue reading “Türk Akademisi Japon Kerhanesine Karşı”

Dehri Baba Tekkesinde Üç Yıl Çile

Bahri Dehri Bey ile sergüzeştimiz

Muhittin Bahri Bey, namıdiğer Bahri Dehri ile 1319’un teşrin-i evvelinde, yani ilan-ı meşrutiyetten dört yıl, Yıldız Baykuşu’nun hal’inden handiyse beş yıl evvel, yağmurlu amma ılıcak bir güz günü şerefyab oldum. Herzekâr Matbaasının, Kınacıyan Hanındaki müdiri olduğum mürettiphanesine sırtında gayetle güzel kesim empermeablı, tertemiz melâbisi, başında Avusturya fesi, bir elinde küçümen bir meşin çanta, bir elinde kibar bastonu ilen pat diye girdi; upuzun endamı ile gayet semizdi; damızlık bir aygır mı desem, balaban mı desem, teşbihte hata olmaz. Asgar’ı arıyormuş, Ali Asgar Beyefendiyi. Buyrun efendim, benim, dedim. Muhittin Bahri Bey kendini zarifane tanıttı, başköşeye oturttum. Kozmidi’nin meyhanesinden işret arkadaşım Naverd’in komşusu imiş, Mekteb-i Sultani’den sonra Paris’te okumuş ama tahsilini tamama erdirememiş, yaz başı İstanbul’a henüz dönmüş iken sözlüsü hanımefendiyle izdivaç etmiş, şimdi de Darülfünunda Fransızca okutuyormuş. Muhittin Bahri Bey pek tatlı dilli, hoşsohbet, ferzane-meşreb bir zat idi, hemen kanım ısındı. İki Fransız edibinden tercümeler yapmış, neşretmek niyetindeymiş, “Himmet buyurun, bu bîhude evrakı neşredelim,” dedi. Estağfurullah efendim, dedim, biz ancak tercümelerinize yüz sürüp secde etmekle şeref buluruz. Birbirimizi saatlerce methedebilirdik, ruh eşimi bulmuştum.

Continue reading “Dehri Baba Tekkesinde Üç Yıl Çile”