İnsanı Savunmak Gerekirdi (Geçmiş Olsun)

Eğitim eleştirisi genellikle temel ve ortaöğretimi konu eder. Haklı bir nedeni de vardır bu yönelimin: Öğrencilerin yaşı küçüktür ve kendilerini savunmaları zordur. Eğitim sistemi düşük dozda da olsa belirli bir disiplinci baskı uygular; bedenleri zorunlu mesaiye hazırlarken bir yandan da toplumsal örgütlenmenin kendisini yeniden üretmesi için gerekli bilişsel temeli kazandırır ya da en azından bunu hedefler.

Bir Taşra Okulunda Pazar Okuması, Nikolay Bogdanov-Belsky, 1895

Öteden beri meslek edindirme “havucu”, zorunlu tutulan eğitimin varoluşunu tatlandırmaya yarar. Modern toplumda eğitimin süresi uzadıkça havucun çıtası da yükseltilmiş, zorunlu eğitimin ötesine atılmıştır; yakın geçmişte lise diplomasıyla yapılan birtakım işler için artık üniversite, hatta yüksek lisans diploması yeterli görülmeyebiliyor.

Zorunlu olmadığı için kendisine meslek havucunun dışında nedenler (“bilim”, yüksek kültür, vb) bulabilen, yakıştırabilen yükseköğretim de en sonunda toplumun örgütlenmesine boyun eğmek zorunda kaldığından ve başlıca işlevinin personel yetiştirmek olmasına rıza gösterdiğinden beridir, eğitim eleştirisi bir ölçüde üniversiteyi de konu eder oldu.

Eğitim ile meslek arasındaki ilişki belki ezelden beri vardı ama eğitimin amacı usta, virtüoz yetiştirmek değildir artık; bunlar ortaçağın, feodalizmin kavramları olacak kadar uzakta kalmıştır. Makineyi çalıştıracak ya da makineden farksız şekilde çalışacak, yeri geldiğinde kolayca bir başkasıyla ikame edilebilecek personel’dir “çıktısı”. İşin kendisi de eğitim de makine gibi örgütlenir. (Bu nedenle bir uçtan ne girdiği ve öbür uçtan ne çıktığıdır mesele hep.) Türkiye’de meslek liselerini büyük sermayenin ya da tuzu kuru orta sınıfların savunması boşuna değildi.

Marx daha Manifesto’da yitip gittiğine hayıflandığımız eğitimin makineleşme eğitimi olduğunu söylüyordu. Bu sözü yeniden söylemeye çalışırsak: Amacı eninde sonunda meslek edindirmek olan her eğitim öğrenciye makine olmayı, bir makine parçası olmayı öğretir. Bu makineleşme tehlikesi sanki hep sanayiyle ilgiliymiş gibi gelir bize – metaforu biraz hızlı sindirdiğimiz için. Görünüşte mesele basittir: Endüstri meslek lisesinde okuyorsanız, birtakım işlerin, üretim amaçlı birtakım faaliyetlerin, zanaatlerin nasıl yapıldığını öğrenirsiniz ve her iş makine tarafından daha verimli yapıldığı için insan giderek yerini makineye bırakmaya başlar ve eninde sonunda birtakım makineleri nasıl çalıştıracağınızı öğrenirsiniz. Emeğiniz makinenin bir parçasıdır ve yaptığınız o işin de bir süre sonra başka makineler tarafından yapılması muhtemeldir.

Kol emeği için çizilen bu tablo, bilgisayar teknolojileri geliştikçe ve yapay zekâ zihin emeğinin (ya da kafa emeğinin) çeşitli alanlarına uygulandıkça, zihin emeği için de geçerli olmaya başladı. Hasbelkader bildiğim alan: Bugün makineler de artık iyi çeviri yapabiliyor, hatta Türkçeye bile. Evet, henüz mükemmel değil çıkardıkları iş, ama zamanla öyle olmayacağını kim iddia edebilir?

Üretimin makinelere kayması eğiliminin zihin emeği alanına yayılması sanayileşmenin başında makine kırıcılarda görülene benzer bir kaygı yaratıyor sözgelimi çeviri alanında çalışan ve eğitim görenlerde.  Haksız da sayılmaz “Bu işi makineler yapacaksa biz ne yapacağız?” diyenler. Fakat mesele tam da bu sorunun sorulabilmesinde. Yaptığınız işi bir makine yapabiliyorsa siz makine olmayı öğrenmişsiniz demektir – ya da biraz daha insaflı bir tarzda: Size makine olmayı öğretmişler! İşinizi makineye kaptırabiliyorsanız, aldığınız eğitim sizi kâdir kılmamış, âcizleştirmiş demektir.

Her alan makineleşme eğitiminden payını alsa da özellikle meslek eğitiminde geçerli bu – peki meslek eğitimine dönüşmemiş bir eğitim kaldı mı? Makineye işinizi kaptırmanıza neden olan şey aslında makineyi yaratan etkenin ta kendisi: işbölümü, uzmanlaşma, vb; kişinin bir ya da yakın akraba sayılacak birkaç faaliyete, işe sıkıştırılıp kalması. Üniversite, parçası olduğu kapitalist toplumun işbölümü düsturunu zihinsel alanda son raddesine (mikro-uzmanlaşma) taşıyan kurumken, verdiği eğitimin makineleşmekten başka bir gelecek sunmamasında şaşılacak bir yan yok.

Meslek eğitiminin başka sıkıntıları da var: Tek amaç meslek edin(dir)mek olunca eğitimin kültürle (özellikle de “yüksek” denileniyle) bağı kopuyor, öğrencinin (niyeti olsun olmasın) aldığı eğitimle içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırması arasında bir ilişki kalmıyor; eğitimin buna katkısı olmuyor, katkısı olmadığı için eğitimlilerin dünyayı anlamlandırma biçimi eğitimsizlerinkiyle aynı toprakta boy atıyor: sağduyu (rasyonalist felsefedeki anlamıyla). İkincisi, eğitimin konusu meslek olunca, mesleğin icra edildiği dünyanın kavramları, tasavvurları başat hale geliyor, ekonomik alanın sorgulanması ihtimali ortadan kalkıyor: Gencecik öğrenciler iş bulamama kaygısına (ya da zengin olma hayallerine) kapılarak piyasa terimleriyle düşünmeye ve konuşmaya, hocaları da iş ve işçi bulma kurumu müdürleri (ya da yandan çarklı yatırım danışmanları) gibi konuşup davranmaya başlıyor. 

Her iki anlamıyla “makineleşme”ye direnmenin yolu işbölümüne karşı çıkmaktan geçiyordu – önce zihinsel olanına elbette: Kimse meslek sahibi olacak diye tek bir alanı öğrenmek zorunda kalmamalı, talebi olmasa bile birden fazla alanda kendisini geliştirmeye –evet– zorlanmalıydı (“otoriter liberter” diyebilir miyiz bu pozisyona?). İnsanı savunmak için, eğitim ile meslek arasındaki ilişki –koparılmasa bile– zayıflatılmalıydı. “Pazar”ın ve müstakbel işgücü ordusunun eğitim üzerinde uyguladığı toksik etkinin karşısına –üniversitenin bünyesi gereği temsil ettiği varsayılan– yüksek kültür (bilim, sanat ve felsefe) panzehriyle çıkmayı becermek zorundaydık. Eğitim ancak bu şekilde kâdir kılıcı bir etki gösterebilirdi. Geçmiş olsun…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *